26 Mayıs 1904'te,
Perşembe günü sabaha karşı, İstanbul'da büyük bir konakta doğdu. Kayıtlı
bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût
Hazretlerine dayanan ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan
Dülkadiroğullarına bağlı "Kısakürekler" soyuna mensuptur.
Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, Mehmet Hilmi Efendi'den
aldı; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrendi. Birçok
şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden "yakıcı bir hayal
kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku" şeklinde özetlediği
ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk
hâtıralarının kaynaştığı bir "tütsü çanağı" olan, büyükbabasına ait
Çemberlitaş'taki Konak'ta geçirdi.
Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi'den sonra, haşarılığının önüne geçmek
için onu 5-6 yaşlarında bir sürü "abur cubur" romanla tanıştıran, eski
Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa'nın kızı, büyükannesi Zafer
Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay
sahibi oldu. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü
ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı
iki hadiseyi teşkil etti.
Bahriye Mektebi'ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi
isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak
çeşitli okullara devam etti. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan
kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad
mektebine verildi. Yatılı olan bu mektepte de fazla kalamayınca, bir
süre için Büyük Reşit Paşa Numûne mektebine ve seferberlik sebebiyle
gidilen Gebze'nin Aydınlı köyünde, köyün ilk mektebine yazıldı. İlk
mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi'nde bitirdi.
1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum" dediği ve şahsiyetinin ana
dokusunu örgüleştirdiği "Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahâne"ye imtihanla
ve en titiz muayeneler neticesinde alındı. Hayatının en nazik dönemini
geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona,
kendisini gösteren bir ayna, parlak bir zemin oldu. İlk metafizik
arayıcılıkları ve zabitlerin bile benimsedikleri
"Şair" lakabı ile ilk aruz talimleri orada başladı.
17 yaşında, o günkü adiyle " İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi
Felsefe Şubesi "ne girdi.O günlerin (1928 Harf inkılabına kadar)
edebiyat alemini, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının
çıkardığı Yeni Mecmua, Dergâh, Anadolu Mecmuası, Milli Mecmua ve Hayat
Mecmuası teşkil etmekteydi. Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yeni Mecmua'da
yayınladı.
Cumhuriyetin
ilanından bir yıl sonra, 20 yaşında, Maarif Vekaletinin Avrupaya tahsile
gönderilecek ilk talebe grubu için açtığı imtihandaki başarısiyle
üniversitedeki(sömestre)lerini resmen tamamlamış sayıldı ve Paris'e
gönderildi. Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi. Paris hayatı,
kendini arayışının müthiş his helezonları, korkunç girinti ve
çıkıntıları arasında, nefs cesareti bakımından hayal yakıcı bir tablo
çizdi.
1925'te ilk şiir
kitabı "Örümcek Ağı"nı bastırdı.
1928 - 29
senelerinde "Bâbıâli" adlı otobiyografik eserinde tafsilatlı şekilde
anlattığı, Bâbıâli palamarına bağlı "Bohem Hayatı"nı son kertesine
çıkardı.
Henüz 24
yaşındayken, "Kaldırımlar" isimli ikinci şiir kitabının yayınlandığı ve
ortalığı takdirle karışık hayret seslerinin bürüdüğü 1928 yılı, onun
şiir diyapozonunun herkesce beğenilmek noktasından en dik irtifaları
kaydettiği basamak oldu. Bütün eser mevcudu 64 yaprak ve 128 sahifeyi
geçmezken, hakkında yazılıp çizilenler bunu kat kat geçmişti.
1929 yazının sonlarına doğru gittiği Ankara'da, içinde 9 yıl müddetle
çalışacağı ve müfettişliğe kadar yükseleceği İş Bankasına Umum Muhasebe
Şefi olarak girdi.
Askerliği bittikten
sonra Ankara'ya döndü. Üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi'nin çıkışından
sonra artık renk renk konfeti yağmuru altında ve şöhretinin
zirvesindeydi.
Fikirde, daima
ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi, sır idrâkine bağlı ve İlâhî
vahdeti tasdikçiydi. Yani, çocukluk günlerindeki ilk ürpertilerinden
1934 yılına kadar, dur-durak bilmez taşkın ve başıboş ruhu, muazzam
çalkalanmalarına ve anaforlarına rağmen ana istikâmetini hiç kaybetmedi.
"O
ve Ben" adlı otobiyografik eserinde, hayatının en "kritik" kesitlerinden
biri olan "Bahriye Mektebi Yılları" itibariyle, birkaç cümleyle
özetlediği, 30 yaşına, yani 1934 yılına kadarki muhasebesi şöyledir:
"O
güne kadar muhasebem, her unsuriyle hassasiyetimi gıcıklayan koca bir
konak, her ferdinin nereden gelip nereye gittiğini bilmediği uğultulu
bir cereyan içinde, her ân iniltilerle açılıp örülen mırıltılı kapılar
arasında ve bütün bir ses, renk ve şekil cümbüşü ortasında, beş hassemin
sınırı tırmalayıcı ve ilerisini araştırıcı derin bir (melankoli)
duygusundan ibaret...
Bana çocukluğumdan
kalan ve ilerdeki basamaklarda gittikçe kıvamlanan bu hassasiyet,
sonunda, Büyük Velî'nin eşiğine yüz süreceğim âna kadar -otuzuna
yaklaşıncaya denk- mücerret, müphem, formülleşmemiş ve sisteme girmemiş,
hayat üstü bir hayat, ideal hayat hasretinin, kulaklarıma devamlı
fısıltısını akıttı.
Oniki yaşımdan yirmi küsur, hatta otuz yaşıma kadar süren, güya kendime
gelme, billûrlaşma ve şahsiyetlenme çığırımda, şu veya bu bahanenin
çarkına tutulmuş, döner, döner ve kendimi hep günübirlik bahanelerin
hasis kadrosunda belirtmeye çabalarken, bu fısıltıya; seslerin,
renklerin, şekillerin ve mesafelerin ötesindeki hakikatten çakıntılar
bırakıp geçen bu fısıltıyı hiç kaybetmedim. Madde içi hayatta parende
üstüne parende atarken, madde ötesi hayatın, ruhumda daima ihtarcısına,
gözü uyku tutmaz nöbetçisine rastlıyor; ve arada bir bu nöbetçinin
selâmını alıp yine beni sürükleyen çarklara takılıyor, ona:
-Haydi, beni nereye götüreceksen götür, kime teslim edeceksen et!
diyemiyordum.
Otuz yaşıma kadar da muhasebem budur...
Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde
akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini
arıyordum. Birini..."
1934'de bir akşam, nihayet bir akşam, çalıştığı bankadan Boğaziçindeki
evine dönmek için bindiği "Şirket-i Hayriye" vapurunda karşısına oturan
ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da
göremiyeceği Hızır tavırlı bir adam, ona, kâinat çapında bir vaadin,
Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin adresini verdi.
Sıcak bir ilkbahar günü, yanına Abidin Dino'yu aldı ve Eyüb sırtlarına
çıktı. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler
üstü bir tesirle çarpılıp kaldı ve bir daha bırakmamacasına o Büyük
Zat'ın eteklerine yapıştı.
Hikayesi "O ve Ben"de yer alan, korkunç bir fikir buhranına (crise
intellectuelle), büyük ruh ıstırabına çattığı 34 yılı, bu yüzüyle ise,
hayatının en belalı senesi oldu.
Yaşadığı buhranlı günlerden sonra Efendisinin manevi tesiriyle açılan
kitaplık çapta eser verme devrinin ilk eseri "Tohum"u yazdı. (1935)
1936'da Celal Bayar'ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkardığı ve 16
sayı sürdürdüğü
"Ağaç"
Mecmuası, dönemin önde gelen entellektüellerini çatısı altında topladı.
Uzun süredir
üzerinde çalıştığı, büyük ruh çilesinin sahne destanı "Bir Adam
Yaratmak" piyesini 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için
gittiği Zonguldak'ta bitirdi. (8 Temmuz 1937).Eser ilk defa
1937-38nkışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul tarafından
temsil edildi ve muazzam bir alaka doğurdu.
1938 senesinin
başlarında Ulus Gazatesi yeni bir Milli Marş..için..müsabaka..açtı.
Ayrıca kendisine özel olarak yapılan teklifi; öne sürdüğü işi
umumileştirmekten..yani "müsabaka"dan vazgeçilmesi şartının hemen kabulü
üzerine benimsedi ve sonunda "Büyük Doğu Marşı" olarak kalan şiiri
yazdı.
Sonbaharda, artık
kendini "dolap beygirinden farksız" hissetmeye başladığı Bankadan istifa
etti (10.10.1938); ve vakit geçirmeden Haber gazetesine girdi. Kısa bir
süre sonra da Son Telgraf gazetesinde, Bâbıâlinin önde gelen
muharrirlerinin aksine, İkinci Dünya Savaşının kaçınılmaz olduğu
görüşünü savundu ve haklı çıktı. Hâdiseleri önceden haber verir
mahiyetteki teşhis ve tahlilleri karşısında muhalifleri ancak şöyle
diyebildi:
"-
Bu adam ne derse çıkıyor!.."
Zamanın Maarif
Vekili Hasan Âli Yücel tarafından Ankara Devlet Yüksek Konservatuarına
Hoca olarak tayin edildi. Bu Profesörlük işinin trenlerde kondöktörlüğe
döndüğünü ileri sürerek Hasan Âli'den İstanbul'da bir görev istedi.
Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimari kısmına atandı. Ayrıca Robert
Kolej'in son sınıflarında Edebiyat Hocalığı yaptı.
1939'da, ileride baş
köşeye oturtacağı en sevdiği şiirini, bu tarihten 5 yıl önce yaşadığı
anlatılmaz ve anlaşılmaz büyük ruh ıstırabının şiirini (Çile) verdi.
1940 yılında Türk Dil Kurumu hesabına "Namık Kemal" isimli bir eser
kaleme aldı ve vaktiyle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin Ulu Hakan
Abdülhamîd hakkında söylemiş olduğu hakikatleri, bu eser zâviyesinden
tetkiklerini derinleştirdikçe bizzat gördü.
1941 senesinde, yine köklü bir..familyadan; "Bâbanzâde"lerden, Ahmed
Naim Efendi'yle kardeş çocuğu olan Recai Bey'in kızı, Yahya Nüzhet
Paşa'nın torunu..Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi.
Bu..evliliğinden Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950)
ve Zeynep (1954) isimli beş çocuğu oldu.
1942 kışında tekrar 45 günlüğüne Erzurum'a askere gönderildi. Askerken
yazdığı siyasi..bir..yazı..sebebiyle mahkûm oldu ve ilk hapis
cezasını..Sultanahmet cazaevinde tattı.
İşte 1943, Sanatkarın fildişi kulesinden agoraya indiği; tam olarak
belirdiği tarihtir: İçini öyle bir sosyal mücadele ruhu; sanatının
muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı kapladı ki, artık çalışamaz oldu
ve mücadelesini bir ömür; hükümetiyle, partisiyle, basıniyle, hocasiyle,
gençliğiyle kendi açtığı bütün cephelerde tek başına sürdüreceği Büyük
Doğu Mecmuası'nın ilk sayısını çıkardı.
Gün geçirilmeden Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimari bölümündeki
hocalığından kovuldu ve ikinci askerliğine ikinci defa sevkedilerek
Eğridir'e sürüldü.
Bu ilk devresinden sonra, 2 Kasım 1945'ten başlayarak 5 Haziran 1978'e
kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam
16 devre yayın hayatını sürdüren Büyük Doğu'yu cilt cilt eser
faaliyetinin yanı sıra, 36 sene müddetle tek başına omuzladı; büyük bir
fikir ve aksiyon zemini kurdu.
2 Kasım 1945'de Büyük Doğu yeniden çıkmaya başlayınca, onu, birdenbire;
"eski İktisat Vekili Fuat Sirmen'e neşir yoluyle hakaret, Dini tezyif,
memleket dahilinde teşekkül etmiş İktisadî, hukukî, siyasî, idarî
rejimleri devirmek yolunda propaganda" gibi birçok adlî takibat ve
muhakemeyle yüzyüze bıraktı.
Artık büyük mücadele
yolundaydı. 1947 baharında (18 nisan) Büyük Doğu'yu yeniden ve üçüncü
defa çıkardı. Birkaç ay sonra (6 haziran) "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden
İstimdat" başlıklı Rıza Tevfik'e ait bir şiirin neşri sebebiyle Büyük
Doğu mahkeme karariyle tekrar kapatılırken kendisi de tutuklanarak hapse
atıldı. 1 ay 3 gün tutuklu kaldı ve sonunda beraat etti.
Yine aynı yıl, Büyük
Doğu'nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; "Borazan"ı
çıkardı.
1949 senesini;
zevcesi, üç çocuğu ve kayınvalidesiyle beraber küçük bir otel odasında
karşıladı. Ağır Ceza Mahkemesi hakkında verdiği beraat kararında ısrar
ederken, Büyük Doğu da kapana-çıka; fakat her defasında kaldığı yerden
yoluna devam ediyordu.
Bu yılın Ramazan
ayında Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu.
Şubat 1950'de
Cemiyetin bir numaralı şubesi "Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti" açılır
açılmaz. Açılışı yaptıktan sonra İstanbul'a dönüşünde bir yazı
bahanesiyle tutuklandı.
1949 yılının açtığı, gittikçe köpüren iftira ve lekeleme kampanyasının
ve bu takip ve tarassutun bir neticesi halinde çok geçmeden basına
"Kumarhane Baskını" diye akseden siyasi komplo tertiplendi (24.3.1951).
Bu komplo üzerine Büyük Doğu'nun derhal toplatılan meşhur 54. SAYI'sını
çıkardı. Bu sayıdaki bir yazısından dolayı tutuklanarak cezaevine
atıldı. Çıkışında Büyük Doğu Cemiyeti'ni tasfiye etti.
1952'de, Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın
Malatya'da bir suikast teşebbüsü ile yaralanması (22 Kasım) ile başlayan
hâdiseler, malum basının yaygarasiyle büyütüldü, genişledi ve nihayet
onu da azmettirici sıfatıyla, o ünlü savunmalarını yapacağı sanık
sandalyesine çekti.
Bu günler, "şair - hapishâne ilişkisi"yle de başka örneklerden farklı
olarak; o keskin ve gözükara fikir mizacının altındaki çok hassas ruhunu
acıtan ve demir parmaklıklar arkasındaki 1 gününü 100 güne bedel kılan
"dış tesirler" bakımından hayatının en ıstıraplı dönemidir.
11 Aralık 1952'de,
bu hadise üzerine yayınladığı, şimdi "Müdafalarım" adlı eserinde yer
alan "Maskenizi Yırtıyorum" isimli ünlü broşürle, 1943'ten beri başına
gelenlerin ve bütün bu olup bitenlerin geniş bir muhasebesini yaptı.
12 Aralık 1952'de,
yani Malatya hâdisesinden hemen sonra, daha önceki bir mahkûmiyetin
infazı bahanesiyle atıldığı hapisten "taammüden katle teşvik ve
azmettirmek, katle teşebbüs fiilini medih ve istihsal eylemek"
isnadlariyle yargılandıktan sonra, 16 Aralık 1953'te Malatya Dâvasındaki
suçsuzluğu (!) anlaşılmış olarak çıktı.
1951, 1952 ve 1956'da Büyük Doğu'yu günlük gazete olarak çıkardı.
1957'de de 8 ay 4 gün hapis yattı.
Bu arada; hiçbir zaman ve mekan şartı aramaksızın sürekli yazıyor,
değişik sahalarda zirve eserler vermeye devam ediyordu. Ata olan sevgisi
ve biniciliği meşhurdu. 1958'de, Türkiye Jokey Kulübü'nün ısmarlamasiyle,
belki de dünyada mevzuunun ilk örneği olarak, atı bütün ruhu, estetiği,
tarihi ve felsefesiyle, şairane bir üslupla ele alan ve anlatan bir eser
kaleme aldı.
Büyük Doğu'ların
muazzam hücum devresi 1959'da, aleyhine o kadar dâva açılmıştı ki, bu
dâvaların yarısı mahkûmiyetle neticelense 101 sene hapis yatması
gerekecekti.
Mahkûmiyet
kararlarının hızla kesinleşmeye başladığı ve Başbakan'ın emriyle Niğde
Cezaevinde kendisine tek kişilik bir hücre hazırlandığı sırada 27 Mayıs
1960 İhtilali oldu. İhtilalin ilk radyo duyurularından birinde, zaten
çıkmayan Büyük Doğu'nun kapatıldığı ilan edildi.
6 Haziran günü geceyarısı evinden alındı. 4.5 ay müddetle Balmumcu
garnizonunda "gerekçesiz" tutulduktan sonra, Genel Affa rağmen, 5816
sayılı kanun sadece kendisi aleyhinde istisna tutulduğu için, "toplu
tahliye" sebebiyle bayram yerine dönmüş Garnizon kapısına yanaşan;
kaatilleri, ırz düşmanlarını taşımaya mahsus camsız, kırmızı renkte bir
cezaevi arabasıyla Toptaşı Hapishanesine nakledildi. Ve 1.5 yıl içerde
kaldı.
18 Aralık 1961'de tahliye edildikten sonra önünde iki yol açıldığını
gördü; Ya her şeyden büsbütün el etek çekmek, yahut her şeye topyekün el
uzatmak... Tercihi, demir hapishane kapılarından daha önce de
salıverildiği günlerden farklı değildi.
"Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter!.. Bu söz benim iman tarafım
belli değilken, o hengâmede, bugünkü düşman cephesinin en kodaman
kalemlerinden biri tarafından hakkımda kondurulmuş teşhistir. Yarabbi;
nezdinde, kendimi, en aşağı müminlik mertebesinin ancak ayak tozlarını
silmeye memur bir dereceye bile layık görmeyerek böyle bir iddiadan
kemiklerim ürpererek kaydediyorum: Sadece senin dininden, hak olan
yolundan, tek olan kapından nefret ettikleri için, nefret edilmek bana
ne muazzam payedir! Bu payeyi bana sen, hayatım ve bütün insanların
hayatı gibi, meccânen, yoktan, tek liyakat ve istihkâkım olmadan verdin;
ve benim ağzımla değil, düşmanlarımın lisaniyle izhar ettin. Artık ben
nasıl susabilirim?"
Yani, yine ikinci yolu seçti. Kendini bulur gibi olunca Yeni İstiklal,
bir müddet sonra da Çetin Emeç'in sahibi bulunduğu Son Posta gazetesinde
başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.
1963 İlkbaharında
bir davet üzerine açılan "konferans çığırı" üzerinde evvela Salihli,
İzmir; bir müddet sonra Erzurum, Van; daha sonra İzmit, Bursa ve 1964
yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus'ta konferanslar
verdi.
1964'te Büyük
Doğu'nun 11'inci devresini açtı. Adnan Menderesin aziz hatırası için
kaleme aldığı ve derginin 1'inci sayısında neşrettiği "Zeybeğin Ölümü"
şiirinden dolayı takibata uğradı.
1965'te "b.d Fikir Kulübü"nü kurdu. Mart ayından başlayarak sırasiyle
Adıyaman, Maraş, Burdur, Gaziantep, Nizip, Kilis, Kayseri, Akhisar,
Ankara, Kırıkkale ve Eskişehir'de konferanslar serisini sürdürürken,
günlük çerçevelerine ve bazı eserlerinin tefrikasına da bir gazetede
devam etti.
"b.d. Fikir Kulübü" adına Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde
verdiği bir konferans üzerine açılan dâvada, "Din esasına bağlı cemiyet
kurmak" iddiasiyle yargılandı.
1968'de "Vahidüddin" adlı eserini Bugün gazetesinde tefrika edip ilk
baskısını yaptıktan sonra takibata uğradı ve kitap toplatıldı. Eserde
suç unsuru bulunmadığına dair bilirkişi raporu doğrultusunda Mahkeme,
beraat kararı verdi.
İleride, kararın Temyiz'e bozdurulması ve daha önceki kararın aksine
mahkemenin bozma ilamına uymasiyle bu dâvadan da mahkûm olacak
(28.11.1973) ve bir müddet sonra Af Kanunu çıkacağı için karar infaz
edilemeyecekti. Ancak "Vahidüddin" eseri 2'nci baskısında hiçbir
takibata uğramayıp "zaman aşımı"na gireceği halde, 1976'daki 3'üncü
baskısından sonra tekrar takibata uğrayacak ve en aşırı fikir
düşmanlarının imzasını taşıyan bütün bilirkişi raporlarına rağmen hukuk
anlayışı bakımından tarihte eşi az görülmüş bir mantık üzerine
oturtulmuş 25 sahifelik bir kararla 1.5 yıl mahkûmiyetine sebep
olacaktı.
1969 yılı içinde Erzincan, Antalya ve Alanya'da konferanslar verdi.
Çeşitli tarihlerde muhtelif gazetelerde, başmakalelerine, fıkralarına ve
bazı eserlerinin tefrikasına devam etti; tam sahife Ramazan yazıları
kaleme aldı.
1973 seçimlerinden sonra beliren; neredeyse, 1943'lerde "Sanatına yazık
etti!" diyenlere, 30 sene sonra bambaşka bir açıdan hak verdirtecek
siyasi tablo ve bu tabloyla birlikte artık iyice ortaya çıkan dini
manzara karşısındaki üslûbunda, derin bir ıstırap ve inkisâr saklıdır:
Ve o yıl Hacca gitti.
Aynı yıl, Fas'tan, Saraya çok yakın çevreden evine kadar gelen, ömrünün
kalan kısmını bütün aile fertleriyle birlikte Fas'ta geçirmesi, yani
bundan böyle Fas'ta yaşaması teklifini; gözlerini pencereden dışarıya,
alakasız bir noktaya dikerek, küçük, çok küçük göz tikleri içinde
sabırla dinledi. İlgisiz bir mevzu açarak cevap verdi.
Yine aynı yıl, oğlu Mehmed'e Büyük Doğu Yayınevi'ni kurdurdu. Sonuna
vasiyetini de eklediği "Esselâm" isimli manzum eserinden başlayarak daha
evvel çeşitli yayınevlerince basılmış eserlerinin düzenli yayınına
başladı.
1974'de, daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar / 1928", "Ben ve
Ötesi / 1932", "Sonsuzluk Kervanı / 1955", "Çile / 1962" ve "Şiirlerim /
1969" adlarıyle yayınlanan şiir kitaplarını, "mal sahibi olarak"
kendisini ifadelendirmeyen küçük ve kifayetsiz davranışlar şeklinde
değerlendirirken, onları "özleştirerek, süzerek, ayıklayarak,
düzelterek" yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974 /
Bütün Şiirleri) topladı. Böylece bu isim altında bütünleştirdiği
şiirlerini, Türk Edebiyatına, "Şairliğimin tek ve eksiksiz kadrosu"
diyerek armağan ederken, kitabın takdiminde, vasiyet niteliğindeki şu
ifadeye yer verdi:
"- İşte şiir kitabım bu, hepsi bu kadar; ve bu kitaba gelinceyedek başka
hiçbir şiir bana, adıma ve ruhuma maledilemez!"
1976'da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek
"Rapor"ları, 1978'de de SON DEVRE Büyük Doğu dergisini çıkardı.
26 Mayıs1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982
yılında yayınlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" isimli eseri
münasebetiyle de "Yılın Fikir ve Sanat Adamı" seçildi.
1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, "içinde 20 yıl müddetle bir
protoplazma halinde yaşattığı İman ve İslâm Atlası isimli eserini kalıba
dökebilmek için", bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına
kapandı.
Ömrünün son günleri,
Erenköyündeki evinde aynı "küçük oda"da, yine kesinleşip infaz safhasına
gelmiş; ve hayli ilerlemiş yaşına ve adlî tıp raporlarına rağmen devrin
Devlet Başkanınca af yetkisi kullanılmayarak bir tür infaz emri verilmiş
1.5 yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında;
kitapları, yazıları, notları ve bir takım halis ve gerçek dostlariyle
mahzun sohbetler içinde geçti.
Ve bir gece... Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece, (25
Mayıs 1983) yatağında doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin
karanlığa dikti. Ne gördü ki; pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe
kıpırdadı:
"Demek böyle ölünürmüş!.."
"Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde
akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini
arıyordum. BİRİNİ...
O, kim mi?
Allahın Sevgilisi...
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz
tâcı...
Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge
bulana bulana, hiçbir şeyden
habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında
şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat...
Benim hayatım budur!
Batı kültürünün içinden yetişti. Saf şiir, sanat, edebiyat ve tefekkür
yolundan geldi.
14. İslâm asrında; İslâmın asırlar sonra topyekûn muhasebesini yerine
getirdi.
79 yıllık hayatı ve eserleriyle her dem, "hayal kanatları kan içinde"
tek başına uçar gibi yaşadı.
26 Mayıs 1983'de, Perşembe günü, Eyüp sırtlarında toprağa verildi.
DAHA DETAYLI BİYOGRAFİ İÇİN LÜTFEN
TIKLAYINIZ!
