|
MUHYİDDİN-İ ARABİ HZ.’LERİ ÖZEL PROGRAMLARI SES DOSYALARI |
|
İslam âleminin Şeyh-i Ekber,
Sultân’ül Ârifîn, Kutb-u Zaman gibi birçok manevi vasıflarla övdüğü
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’ni doğumlarının 841. yılında AKRA FM’de
özel yayın akışıyla anıldı.
O şöyle
der:
"Aşkımı bildiler lâkin, aşkımın kime ait olduğunu bilemediler."
Hâl, makam ve ilim
bakımından yüksek mertebelere eren Muhyiddin-i Arabi Hazretleri,
12-13 yy’da yaşamış büyük velîlerden biridir. İsmi, Ebû Bekir
Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve
Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine
mensuptur. Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah
bin Hâtem'in neslindendir. 7 Ağustos 1165 senesinde Endülüs'teki
Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 senesinde Şam'da vefât etti. Kabri
Şam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendinden nasîhat isteyen bir kimseye
şöyle dedi:
“İlk yapacağın şey; tövbe
etmek, üzdüğün kimseleri râzı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara
haklarını geri vermek, günah ve isyân içerisinde geçen ömrün için
ağlamak, ilim ile meşgûl olmaktır. Abdestsiz olma. Abdestini
şartlarına uygun al. Abdestin bozulunca, hemen abdest al. Abdest
aldığın zaman iki rekat namaz kıl. Cemâatle beş vakit namaza ve
evinde nâfile namaza devâm et.
Abdesti en güzel ve şartlarına uygun olarak al. Her hareket ve işine
Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla.
Ellerini, dünyâyı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince, ağzı
yıkarken okunan duâları oku. Tevâzu ve huşû içerisinde, kibir
hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü hayâ ederek
yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını,
kendini alçaltarak, muhtaç kabûl eden kimsenin tavrı ile mesh et.
Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et.
Ayağını da Rabbinin nîmetlerini müşâhede etmek için yıka. Sonra
Allahü teâlâya hamd ü senâda bulun. Resûlullah'a salâtü selâm oku.
Sonra, namaz kılarken, Allahü teâlânın huzûrunda durur gibi dur.
Yüzün ile Kâbe-i muazzamaya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü
teâlâya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibâdet ettiğini düşünerek,
hürmetle tekbîr al. Rükû'dan kalkınca, secdede ve diğer bütün
hareketlerinde, Allahü teâlânın kudreti ile yaşadığını düşün. Selâm
verinceye kadar ve selâm verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine
girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği
ihtiyâcın kadar ye. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük al.
Orta derecede al. Lokmayı ağzına koymadan önce Besmele-i şerîfeyi
oku. Lokmayı iyice çiğne, sonra yut. Yemekten sonra Allahü teâlâya
hamd ü senâda bulun."
Eserlerinden bâzıları
şunlardır: Fütûhât-ı Mekkiyye, Et-Tedbîrât-ül-İlâhiyye, Et-Tenezzülât-ül-Mevsûliyye.
El-Ecvibet-ül-Müsekkite an Süâlât-il-Hakîm Tirmizî, Füsûs-ül-Hikem...
| MUHYİDDİN-İ ARABİ HZ.’LERİ ÖZEL PROGRAMLARI SES DOSYALARI |
• Hadisler Deryası Özel
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin 15 Mayıs 1983 tarihinde yaptıkları “Allah (cc) Katında Alimlerin Önemi” sohbeti... |
 |
•
Hadisler Deryası Özel
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin 15 Mayıs 1983 tarihinde yaptıkları “Allah (cc) Katında Alimlerin Önemi” sohbeti... |
 |
•
Konferanslar Özel
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin 18 Aralık 1994 tarihinde Almanya’da verdikleri “Tasavvufun Gerekliliği” konulu konferansı... |
 |
•
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri Özel Söyleşisi
Ömer Faruk Tuna’nın ev sahipliğindeki programda araştırmacı-yazar Dr. Ekrem Demirli ile Muhyiddin-i Arabi Hazretleri üzerine yapılan söyleşi... |
 |
 |
• İbn-i
Arabî Hazretleri Belgeseli
Hasip Sönmez’in hazırlayıp Erol Eren’in seslendirdiği belgeselde, İbn-i Arabi Hazretleri’nin Endülüs’te başlayıp, Kuzey Afrika’dan kutsal topraklara uzanan, ardından Anadolu topraklarında devam edip Şam’da sona eren serüveni dinleyenlere aktarıldı. |
 |
 |
• İrfan
Saati Muhyiddin-i Arabî Hazretleri Özel
Ayşe ve Esra Engin’in hazırlayıp Büşra Ünsal’ın sunduğu programda, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin hayatı, fikirleri, ilmi sahadaki çalışmaları, sufiliği
ve tasavvuf üzerine yazdığı eserleri detaylı şekilde anlatıldı. |
 |
 |
•
Tarihten İzler İbn-i Arabi Özel
Hakan Bacaksız’ın sunduğu programda İbn-i Arabi
Hazretlerinin ilmi çalışmaları ve eserleri yer aldı. |
 |
 |
v v v
Muhyiddin-i Arabî Hazretleri (K.S.)
Derleyen: Hasip Sönmez
İslam aleminin Şeyh-i Ekber, Sultân’ül Ârifîn, Hâtem’ül-Evliya, Kutb-u
Zaman gibi bir çok manevi vasıflarla övdüğü Ebu Bekir Muhyi'ddin
Muhammed b. Ali, 17 Ramazan 560 (Miladi 1165) tarihinde İspanya’da
Endülüs Muvahhidîn devleti çağlarında Mürsiye şehrinde doğdu.
Ecdadı, hicretin 92 nci yılında (711) İspanya’nın fethinden sonra
Hicaz’dan oraya göçmüş ve yerleşmiş olan Arap mücahitlerinden ve
Arap kabileleri arasında cömertliği ile meşhur Hâtem-i Tâi’nin
mensup olduğu Tay kabilesindendir. Künyesi Ebu Abdullah’tır. 1240
(h.638) yılında Şam’da vefat etti. Kabri Şam’da olup, sevenleri
tarafından ziyaret edilmektedir. İbn Arabî diye de anılmaktadır.
Babasının künyesi Ali b. Muhammed b. Ahmet b. Abdullah’ül-Hatemiyyü’t-Tai’dir.
Muhyiddin İbn Arabî, sekiz yaşına kadar babasının terbiyesi altında
kalır. İlk tahsilini doğduğu yer olan Mürsiye’de yapar. 8 yaşında
babasıyla beraber İşbiliyye (bugünkü Sevilla)- kasabasına gelir.
Orada, henüz çocuk denecek yaşta zamanın büyük fıkıh ve ilahiyat
alimi ve Endülüs tarihçilerinden İbn Beşküval, hadis alimi Ebu
Muhammed gibi büyük üstatların derslerine devam eder. Birçok şeyhden
istifade eden İbnu’l-Arabi’nin ilk şeyhi, okuması yazması olmayan
fakat maneviyatta çok ileri mertebelere yükselmiş olan Ebu Ca’fer
al-‘Uryani’ dir. Bundan başka 55 şeyhten feyiz almıştır.
Muhyiddin-i Arabî, Endülüs’te çağının en geniş kültürünü elde eder.
Maddi manevi sahada zengin bir irfan mertebesine ulaşır. Bu arada
Kurtuba’da kadı olan İbn Rüşd ile de görüşmüş, onun ölümünde cenaze
merasiminde hazır bulunmuştur. Önce felsefeye merak sardı ise de,
gördüğü bir rüya ile feylesoflarla arasına perde çekildiğini
anlamıştır.
Hicri 590 (1194) yılında Endülüs’ten ayrılarak Tunus’a, bir yıl
sonra da Fas’a geçer. Karşılaştığı pek çok alimle sohbet eder;
onların ilim meclislerinde bulunur. 595 (1199) te tekrar Kurtuba’ya
dönen İbn Arabi, 598 (1202) de hac gayesiyle buradan ayrılır ve
Mısır’a gelir. Mısır’dan Kudüs’e geçmiş buradan da yaya olarak
Mekke’ye varmıştır. İki yıl Mekke’de kalan İbn Arabi Rasulullah’ın
(sav) kabrini ziyaret için Medine-i Münevvere’ye gider. Daha sonra
Bağdat’a, oradan da Musul’a geçer.
Büyük İslam alimi Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Fütuhat-ı Mekkiye
adlı muazzam eserini Mekke’de, Tenezzülat-ı Mevsiliyye’yi de
Musul’da yazar. Yazdığı yüksek düzeyli 500 e varan eserinden 300 e
yakını halen mevcut ve Mekke kütüphanelerinde olduğu söylenmektedir.
Bunlardan bir kısmı Mısır’da basılmış ve İslam dünyasının her
tarafına dağılmıştır. Eserlerinden bir kısmı Türkçeye de
çevrilmiştir. Eserlerinin bir çoğu tasavvufa dairdir. Eserlerinde
bahsettiği, İslam'da gaye olarak bilinen "TEK"lik konusuna Vahdet-i
Vücut teorisi ile çığır açmıştır. İbn Arabî, hudutsuz irfanına ve
yüce mazhariyetlerine rağmen daima dünya sevgisinden, maddi
gösterişten uzak, dervişane bir hayat yaşamış, düşünce yapısını
Kuran'ın özü mahiyetindeki bilgiler üzerinde yoğunlaştırarak
Vahdet-i Vücut kuramının temel taşlarından biri olmuştur. 560
bölümden oluşan Fütuhat-ı Mekkiye isimli eserinin yanında Hz.Adem
ile Hz.Muhammed arasındaki Nebilerin temsil ettikleri görüşlerin
anlatıldığı Fususu'l Hikem isimli eseri en belirginleridir. Fususu’l-Hikem’de
27 peygamberden her birine bir fasıl ayırmıştır. Başka ilimler
hakkında olanlar eserleri de vardır.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri, zamanında, ilminden ve feyzinden
istifade etmek için kendisine müracaat edilen belli başlı büyük
alimlerden olur. 601 yılı hac mevsimi sonunda Anadolu hacılarının
daveti üzerine onlarla birlikte Bağdat, Şam, Irak, Cezire üzerinden
önce Malatya’ya gelir. Malatya’da, hacda iken tanıştığı ve
Anadolu’ya beraber geldiği Mecdu’d-din İshak’ın evinde kalan İbnu’l-Arabi,
oradan da Konya’ya geçer. Konya’da Selçuklu sultanları tarafından
çok izzet ve ikram görür. Konya’da hicri 615 veya 616 yılına kadar
kaldığı ve Risaletu’l-Envar isimli eserini burada yazdığı anlaşılan
İbn Arabi Şam’a giderken Sivas’a, oradan da Malatya’ya gider ve
burada merhum Şeyh Mecdüddin İshak’ın, 8 yaşında bir yetimi ile dul
kalmış olan eşi ile evlenir Bu evlenme, daha sonra sofiyyenin ve
kelam alimlerinin büyüklerinden olacak Sadreddin-i Konevi’nin manevi
terbiyesi üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Yani İbn Arabi,
Sadreddin-i Konevi’nin hem hocası, hem de üvey babası idi. Sadreddin-i
Konevi aynı zamanda, hakkında 35 Arapça, 4 Farsça, 4
Türkçe(Osmanlıca) olmak üzere toplam 43 adet şerh yazılan Fusûsu’l-Hikem
adlı İbn Arabi’nin meşhur eserine ilk Arapça şerhi yazan alimdir.
Bu evliliğinden 618 yılında Muhammed Sadedin adında bir oğlu oluyor.
Daha sonra Eyyûbiler devrinde şarkın en büyük ilim merkezi olan
Şam’a göçmüş ve nihayet 627 yılında buraya yerleşmiştir. Şam’da ilim
ve hakikat aşığı binlerce insan İbn Arabi hazretlerinin etrafını
çevreler. Bu arada zahir alimlerinin havsalasına bir türlü
sığmayan, nükteli bir ifade ile ortaya atılan müteal hikmet ve
hakikat bahisleri bu zümreyi kuşkulandırmaya başlar. Şam ulemasının
bir kısmı İbn Arabi’nin hal, makam ve ilim bakımından pek yüksek
olduğunu kabul ettiler. Safiyyüddin b. Ebi Mansur onun hakkında:
“O şeyhdir, imamdır. Hem de
tam kamil ve hakikati bulanlardandır. Onu üstün irfan sahiplerinin
başında saymak lazımdır. Öyle açık gönül alemi vardır ki, özüne erip
bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf alemi açık ve
aydınlıktı. Kavuştuğu hallere gelince ancak “harika” diye
vasıflandırılabilir. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak
alemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun yeri
vardı” derdi.
Onu değerlendirmede iki guruba ayrılan alimlerin münakaşaları, onun
dünyadan göçtüğü 638 (16 Ekim 1240) tarihinden sonra da devam etti.
Bir kısım alimler, az önce sözünü naklettiğimiz Ebu Mansur gibi
düşünürken, diğer bir kısım alimler onun katli vacip bir dalalet
ehli olduğunu iddia ediyorlardı. Şeyh-i Ekber’e dalalet, küfür ve
zındıklık isnatları zahir bilginlerinin yaygaracı zümresinin başlıca
müdafaa silahı idi.
Gerek hayatta iken gerek ölümünden sonra şeyhin yüce mertebesini
takdir edenler zamanlarının en olgun ilim ve irfan adamlarıdır ki,
bunlar arasında Kâmus sahibi meşhur Firuz Âbâdî, sayılı hadis
alimlerinden İbn Hacer Askalanî, eşsiz alimlerden Celalüddin Suyûti,
Şeyh Afifüddin Tilmisânî, Seyyid Şerif Cürcanî, Hâce Muhammed Parsa,
Mevlâna Camî, Abdülvahhâb-ı Şa’rânî ve daha bir çokları sayılabilir.
Karşı çıkanları ise saymaya gerek yoktur.Muhyiddin-i Arabi
hazretleri gerek Endülüs’te ve gerekse şarkta elliden fazla sayılır
alim ve üstatlarla, büyük velilerle mülakatta bulunmuş ve bu arada
tarikat silsilesi, Seyyid Abdulkadir Geylani’ye varan meşhur
Cemalüddin Yunus b. Yahya el-Kassar ile Tilmisanlı Ebu Medyen
Salih’e intisap ederek ondan büyük feyiz almıştır. Hatta Yunus
b.Yahya kendisine Sultanü’l-Arifin unvanını vermişti. Seyyid
Abdulkadir Geylani hazretlerinin; “Benden sonra mağrib diyarından
aziz bir zat zuhur edecektir. Bu hırkayı ona teslim ediniz” diye
vasiyet ettiği hırkanın Yunus b. Yahya tarafından kendisine
verildiğini, sonra onu manevi oğlu Sadreddin Konevî’ye teslim
ettiğini Faslu’l-Hitap adlı eserinde yazmaktadır.
Şeceretü’n-Nu’maniyye fi Devleti’l-Osmaniyye adlı eserinde:
“Sin, şın’a gelince Muhyiddîn’in
kabri ortaya çıkar” buyurdu. Bir vaazı sırasında da,
oturduğu kürsüden, kalbi para sevgisi ile dolu Şam ahalisine;
“Sizin ilahınız benim
ayağımın altındadır” dedi. Orada bulunanlar bu sözü
de anlayamadılar.
İbni Arabî, 638 (16 Ekim 1240) yılında, 78 yaşında Şam’da vefat
eder. Şam’da Selahiye’de Kasyon dağı eteğinde defnedilmiş, bu gün
oğulları Muhammed Sadedin, Muhammed İmamüddin ve kızı Zeyneb ile
birlikte aynı türbede yatmaktadır.Şam halkı onun büyüklüğünü
anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı Sultanı
Yavuz Selim Şam’a geldiğinde; “Sin, şın’a gelince Muhyiddîn’in kabri
meydana çıkar” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp
buldurdu. Çöpleri temizleterek kabrin üzerine güzel bir türbe,
yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca; “Sizin taptığınız, benim
ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı.
Orada küp içinde altın çıktı. Bu sözü ile de “Siz Allah’a (c.c)
değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşılmış oldu.
Muhyiddin İbni Arabî’nin söylediği, düşünülüp tefekkür edilsin
maksadıyla burada yer vermek istiyoruz:
"Hakkın Rahmeti bizim günahlarımızdan büyüktür."
"Hakikatte Arş ve Beytullâh, Allah'ı bilen arifin kalbidir."
"Seven kişi, içindeki eriyiğin sürekli değişmesiyle rengini
değiştiren saf beyaz camdan yapılmış bir kase gibi, sevgilinin
rengiyle renklenir."
"Maddi hayata meyledenler için hayat deniz suyu içmeye benzer,
içtikçe susarlar, susadıkça içerler."
"Aşkımı bildiler lâkin, aşkımın kime ait olduğunu bilemediler."
Osmanlı devri alimlerinden İbn Kemal, Bosnalı Abdullah Efendi, Sarı
Abdullah Efendi, Ebu’s-Suud, Abdulgani Nablusi, Gelenbevi,
Selahaddin Uşşaki, Katip Çelebi, Kamus mütercimi Asım Efendi gibi
seçkin ve yüksek alimler de İbn Arabi’yi daima en yüksek mürşid ve
hidayet meş’alesi olarak tanımışlardır. Hatta İbn Kemal Paşa, İbn
Arabi hakkında sorulan bir soruya şu cevabı vermiştir:
“Kullarından salih ameller yaratan, bu alimleri peygamberlerine
varis kılan Allah’a (c.c) hamdolsun. Sapıklıkta olanlara doğru yolu
göstermek için gönderilen Muhammed Mustafa’ya (sav), O’nun ashabına
salat ve selam olsun. Ey İnsanlar! Biliniz ki Şeyh-i Azam, ariflerin
kutbu, muvahhidlerin imamı, Muhammed b.Ali İbn Arabî et-Tâî el
Endülüsi, kamil bir müçtehid, fazıl bir mürşid, hayret verici
menkıbeler ve garip harikalar sahibi bir alimdir. Çok talebesi olup,
alimler, fazıllar yanında makbuldür. İbn Arabî’yi inkar eden hata
etmiştir. Hatasında ısrar eden sapıtmıştır. Sultanın onu
edeplendirmesi ve bu bozuk itikadından sakındırması lazımdır. Zira,
sultan iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak ile memurdu ve
vazifelidir.”
İmam Suyûtî de, İbn Arabî’nin büyüklüğünü vesikalarla Tenbihü’l-Gabî
adlı kitabında ispat etmektedir. Ebussuud Efendi fetvalarında da,
ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.
İbn Arabî’yi tenkid edenlerin bir çoğu zâhire bağlı alimler ve fıkıh
ulemasıdır. Şeyhi reddedenler arasında İbn Haldun, İbn Teymiyye,
Aliyyü’l-Kârî gibi bazı alimler varsa da, bunların bir kısmı avamın
havsalasına sığmayan Fütuhat ve Fusus gibi eserlerin mütalaasından
bazı gafillerin sapıklığa düşeceği endişesiyle muhtemel tesirlerini
önlemek; bir kısmı da idraklerinin yetişmediği pek ince hakikat
meselelerinde şeyhin maksadını anlayamamak yüzünden fuzuli bir
gayret göstermişlerdir.
Sofiye taifesinin kendi aralarında anlaştıkları ayrı ıstılahları,
ayrı lisanları vardır. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin büyük
sofilerin eserlerinden bir şey anlamalarına ve tasavvuf konusunda
söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yoktur. Şeyh-i Ekber’i
tenkit ve red edenlerin bir çoğu Fütuhat-ı Mekkiye ve Fususu’l-Hikem
de geçen bazı tabir ve ıstılahların hususi manalarından gafil
olanlardır. İslam tasavvufunu bir bilim halinde tedvin ve telkin
etmek isteyen bazı sofiler bu lüzum ve ihtiyacı takdir ettikleri
için bu gün az çok sofiye metinlerini çözebilecek bazı anahtarlar
vermişlerdir. Abdulkerim Kuşeyri’nin Risale-i Kuşeyriye’si,
Kaşânî’nin Istılahat-ı Sofiyye’si, Seyyid Şerif Cürcani’nin
Ta’rifat’ı gibi ana eserleri tetkik ve tetebbu etmeden İbn
Arabî’nin metinlerini anlamak ve mana çıkarmak cidden imkansız
gibidir.
Şihabeddin Sühreverdi ile İbn Arabî yolda karşılaştılar. Bir saat
kadar sonra bir şey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdi’ye;
“İbn Arabî hakkında ne dersin?” diye sordular. O da: “Hakikatler
deryası, Kutb-u Kebir ve Gavs’tır” dedi.
İbn Arabî’ye Sühreverdi’den sorulunca buyurdular ki:
“Baştan ayağa kadar sünneti seniyye
ile doludur.”
İbn Arabî’nin üzerinde en çok konuşulan görüşlerinden birisi de
şüphesiz Vahdet-i Vücud görüşüdür. Şeyh Rukneddin Alauddevle,
Muhyiddîn-i Arabî’nin büyüklüğünü, Fütuhat haşiyesinin çok yerinde
itiraf etmiştir. İmam-ı Rabbani Ahmet Faruk Serhendi ise bu
Vahdet-i Vücut konusunda bazı telkinleri şüphe ve tereddütle
karşılamış ve ihtiyatlı ve temkinli davranmak gerektiğini ifade
etmiştir. Hatta bazı velîler de Vahdet-i Şühûd’un Vahdet-i Vücud’dan
bir derece daha ileri olduğunu ifade etmiştir. Bunlar tasavvufi
mertebelerdir. Buralara ulaşamayanların bunları anlaması ve hakkında
söz etmesi mümkün olmaz. Her şeyi ehline bırakmak gerekir.
Esasen Vahdet-i Vücud görüşünü ortaya atan sadece Muhyiddîn-i Arabî
değildir. İmam-ı Gazali de özellikle Mişkatül Envar (nurlar feneri)
isimli eserinde bu konuya oldukça değinmiştir. Bırakınız Muhyiddîn-i
Arabî veya İmam-ı Gazali'yi bugün maalesef zahir ehlinin büyük bir
ayıpla inkar ettiği veliler ve tüm Rasûller, Allah'ın (c.c)"Tek"
oluşunu ve Tek'ten başka hiç bir şeyin mevcudiyetinin olmadığını
ifade etmişlerdir.
Fütuhatın mukaddimesinde şöyle der:
“Peygamber (s.a.v.) in getirdiği gerek bildiğim, gerek bilmediğim
her şeye inanıyorum. Ölüm, Allah’ın verdiği bir süreye göredir. O,
ileri geri kalmaz. Buna kesin olarak şeksiz ve şüphesiz inandım.
Yine inandım, ikrar ettim ki kabirde sual meleklerinin sorusu
haktır. Kabir azabı haktır. Havz haktır, mizan haktır, amel defteri
haktır, sırat haktır, cennet haktır, cehennem haktır, bir grubun
cennette bir grubun da cehennemde olması haktır. Meleklerin ve
peygamberlerin şefaati haktır...”
Muhyiddîn-i Arabî, İmam-ı Gazali’ye muhabbet ve
bağlılığından, Şam’da Gazaliye medresesinde çok oturur, İmam-ı
Gazali hazretlerinin eserlerini okurdu. Bir gün müderris ders
gelmedi. Muhyiddîn-i Arabî orada idi. Fakihler kendisine: “ Efendim,
bu gün dersi bize siz veriniz” deyip ısrar ettiler. O da: “ Ben
Maliki mezhebindenim. Madem ki çok ısrar ediyorsunuz akşamki
dersinizi söyleyiniz” buyurdu.
İmam Gazali’nin fıkha dair Vasit kitabından bir yer gösterdiler.
Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi. Uzun uzun izah ve açıklamalar
yaptı. Öyle ki, onlar; “Biz böyle üstad görmedik” dediler.
İbn Arabî’ye; “Ruhlar ile nasıl görüşüyorsunuz?” diye sordular.
Onlara verdiği cevapta; Üç şekilde; Rüya yoluyla, onların
ruhaniyetlerini davet edip görüşerek, bedenimden ruhumu ayırıp,
ruhumla onların yanına giderek” buyurdu.
Nasihat isteyen bir kimseye buyurdu ki:
“Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kişi! Her şeyden önce sana lazım
olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine
itaatten kurtaracak bir üstad, hoca lazımdır. Şayet böyle bir zatı
aramak için uzak memleketlere gideceksen sana bazı nasihatlerde
bulunayım. O zatı bulduğun zaman, huzurunda, yıkayıcının elindeki
ölü gibi ol. Çünkü ölü, yıkayıcının iradesine göre hareket eder.
Yıkayıcı onu istediği tarafa çeviri. Meyyit yıkayıcıya itiraz etmez.
Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Halini ondan gizleme ve
onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin
efendisinin huzurunda oturduğu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap.
Sana emretmediği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinden
koşma. Ona bir rüyanı veya başka halini anlattığın zaman, ona
cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman il
beraber olma, arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı
ol.
O zata, hiçbir işinde itiraz etme. “Bunu niçin böyle yaptın?” deme.
Sana ne iş vermişse yap. Oturduğunda onun senin oturuşundan haberdar
olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünden
yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayayı azaltır, ona
karşı hürmeti kalbden çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine
uyup, yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve
yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber
önüne bırak. Kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap
ver, yoksa yemeğini yiyince ye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana
sofrayı kaldırmayı söylediği zaman hemen onu kaldır. Sofrada bir şey
kalır ve senin yemeni emrederse itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın denemesinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onlar,
talebelerini denerler. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol.
Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip, onun
bundan haberi olduğu halde, sana müsamaha gösterdiğini, seni
cezalandırmadığını görürsen, bil ki o seni denemektedir. O zat
bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman, gittiği yeri sorma.
Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan, görüş beyan etme.
Şayet seninle istişare ederse, ona uygun şekilde sana göre de uygun
olduğunu söyle. Aslında onun seninle istişare etmesi, senin görüşüne
muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir.”
İbn Arabî, her işini Allah (c.c) rızası için yapardı.
Allah’ın (c.c) rızasına ve Marifet-i İlahiye’ye kavuşmak için
İslam’a tam uymak gerektiğini bildirir; “İslamiyet’in emirlerinden
bir emri yapmayanın marifeti sahih değildir” buyururdu.
Bir başka yön de, İbn-i Arabi'ye bazı tasavvuf ehlinin dahi aşırı
tepki göstermesi ve tenkid etmesidir. İslam Anayasasını anlamada
bize yardımcı olan İbn-i Arabi'ye yapılan saldırı - eleştirileri
boynu bükük bir şekilde karşılıyoruz Ancak unutulmamalı ki Galile'yi
"dünya dönüyor" dediği için Engizisyon mahkemelerinde süründüren
zihniyete benzer bir akım Arabi'yi de mahkum ediyor.
Büyüklerin söylediği çok güzel bir söz var;
İDRAK'IN YÜCELİĞİNE EREMİYORSANIZ,
İNKAR'IN BASİTLİĞİNDEN SIYRILINIZ…
İBN-İ ARABİ’DEN TAVSİYELER
-
Müslümanlardan birini çirkin bir işte görürsen kendini değil,
amelini gör. Eğer bu kerahetinde sadık isen, onun yaptığı
fenalığı sen yapma. Eğer yaparsan mürâisin.
-
Oruçlu iken dikkat et günah işleme, Oruç Allah'(c.c)ındır.
Allah(c.c), seni oruçlu hâlinde razı olmadığı bir şey işlerken
görmesin. Orucunu da iptâl eder.
-
Eğer malın varsa, menfaati devamlı olan hayırlara sarf et. Dini
malumatın varsa, onları başkalarına da yay, istifade etsinler.
-
Yol üzerinde uyuma. Gece kabirde uyumak icap ederse, yoldan
çekil; çünkü, yollarda haşarat eksik olmaz.
-
Bir yerde oturacak veya yatacaksan; “Yaratılmışların şerrinden
Allah'a (c.c) sığınırım, de.
Üç kişi bir yerde iken, ikisinin gizli konuşması veya üçüncünün
bilmediği bir lisan ile konuşmaları caiz değildir.
-
Müslümanlar arasında dostluk, muhabbet, ülfet gerek. Her hangi
bir Müslüman’ı korkutmak veya onu şüpheye düşürmek İslâm
kardeşliğine aykırıdır.
-
Her halinde İyi niyetli olmaya gayret et. Salih amellere devam
et. Hele gafiller, fasık ve facirler içinde bulunursan, onlara
gelecek azabdan kurtulabilmek için, o fitnelere dahil olmadığını
kalb ve azalarında isbat etmen lâzımdır.
-
Bir kimse aksırır da “ELHAMDÜLİLLÂH” demezse, ona hatırlat. Yine
demezse “YERHAMUKALLAH” diye ona dua etme.
-
Bir adamı yüzüne karşı methedip de onu mahcub etme. Birisi seni
yüzüne karşı medhederse, yerden bir avuç toprak al da önüne
döküver. “Ben de diğer insanlar gibi topraktan yaratıldım ne
kadrim var” de.
-
Yemek yerken, başka birisi sana bakmasın, ona da yedir.
-
Hatip hutbe okurken konuşanlar olursa, onlara sus deme. Senin de
Cuman batıl olur.
İftarını hurma ile yap. Hurma yoksa üç yudum su iç. İftarda
acele et.
-
Kalbini murakabe et. Bir mü'min hakkında kalbine kötü bir şey
gelmişse, hemen onu izale et ve hüsnü zan eyle.
-
Sohbetinde bulunduğun veya senin sohbetine gelenlerin rütbe ve
menzillerine göre muamelede bulun.
-
Allah'a verdiğin ahd rububiyetini ikrar edip her zaman ve her
yerde ahdine vefa göster. Allah'ın âyetlerine bak, verdiği
zahiri ve batını azalarını yerinde kullan, onları serde
kullanma.
-
Peygamberlerine uy, Kur'an okuyanı tazim ile dinle. Kur'an’ın
İçindekileri düşün. Hadisi şeriflerin sahih olanlarını Öğren.
Ashabı Kiram arasında zuhura gelen hadiselere dalma. Hepsini
sev, her hak sahibine hakkını ver.
-
Gözünü harama baktırma, diğer azalarını da kötü şeylerden koru.
-
Alimlere tazim et, şerlilere güler yüz göster ki onlar da
düzelsinler.
-
Hayvanlara şefkatle muamele eyle. Ağaçları koru ve ıslah et
-
Sofilerin şer'i şerife muvafık olanlarına hürmet göster.
-
Evlâdlara ihsan eyle. Kadınlara iyi muamelede bulun.
-
Namazı huzur ile kıl.
-
Zekâtını vakit geçirmeden ver.
-
Büyüklerin şeriata muvafık emirlerini dinle ve itaat et.
-
Hülâsa bütün mevcudata nasihatle muamele eyle. . .
-
Bir şeyi iyice bilmeden, görmeden işleme. Allah yanında hükmünü
bilmediğin bir şeyi körü körüne yapma.
-
Dünyada ödenmesi lâzım olan hakları öde ki, Allah seni sevsin.
-
Namazda gözünü secde mahalline dik. Safların düzgün ve sık
olmasına çalış. Namazda başka yere bakmadıkça Allah sana nazar
eder.
-
Şerefli olmayan kazançlardan sakın. Meselâ kelp parası, hacamat
ücreti, yüz suyu dökerek, namustan fedakârlık ederek kazanılan
paralara tenezzül etme.
-
Bakıcı, büyücülere gitme ve böyle şeylere teşebbüs edip de para
kazanmaya tenezzül etme.
-
Kazanmaya kudretin varken sadaka alma. Allah'ın verdiğine
şükret. Az, çok deme.
-
Mü'minlerin iyi huyları olduğu gibi kötü huyları da olur, sen
daima iyi huyları gör.
-
Allah ve Resulünü sevenlere ve onlara yardım edenlere buğzetme,
bazı kimseler, o falanı sevmiyordu diye ona buğzeder; bu doğru
değildir, buğzettiğin, Allah ve Resulünü seviyorsa, onların
hatırı için sen de onu sevmeğe mecbursun. Amma, o senin hocanı,
şeyhini sevmiyorsa, varsın sevmesin. Onun, senin şeyhini
sevmemesi ona buğzetmeni icap ettirmez.
-
ALLAH ALLAH İsimi şerifine devam et. Allah lâfzı şerifinin
faydası hiçbir zikirde yoktur. Başından elifi kaldırırsan LİLLAH
kalır. Yine Esmâi hüsna'dandır. Birinci lâm'ı kaldırırsan LEHÜ
olur. O da Esmâi hünsadandır ikinci Lâm'ı da kaldırırsan H U
kalır ki, o da Esmâi hünsadandır. Başka kelimelerde bu yoktur.
Din'de güzel şeylerle iftihar edilir.
-
Mushafların tezyini, Camilerin tezyinatı eşraf saatindendir,
diye varit olan Hadisi şeriften ürkme, ilmi olmayan bunu tersine
anlıyor.
-
Kıyamet alâmetlerinin hepsi mezmum değildir. Şeairi Diniyyeye
tazim olmak kasdıyle yapılan şeyler makbul ve memduhdur.
-
Duada haddi tecavüz etme. Meselâ sılai Rahim'i katl edecek
dualar yapma. (Halamın, teyzemin, amcamın canını al) gibi.
-
Taharette de suyu fazla israf etme. Abdest azalarını üçer defa
yıka.
-
Kur'an’ı düşünerek oku. O, zikirlerin en yükseğidir. Bir sureye
başlayınca, bitirinceye kadar konuşma. Bir hastanın yanına
girince ( Y A S İ Y N ) oku.
-
Müellif Muhiddin-İ Arabî der ki: Bir gün çok hastalandım. Baygın
bir halde idim. Korkunç kimseler gördüm. Bana eza etmek
istiyorlardı. Derken güzel şimali ve güzel kokulu bîr zat geldi
onları hep kovaladı. Sevindim. Ve “efendim siz kimsiniz?” diye
sordum. Ben YA SİN süresiyim dedi. Gözümü açtım baktım ki,
babam baş ucumda ağlıyor ve YASİN şerifi okuyordu. Bitirdi.
Gördüklerimi babama söyledim. Hastalarınıza( Y A SİY N ) okuyun
diye emir var.
-
Ağır bir hastanın yanında bulunursan ona (LA İLAHE İLLALLAH)’ı
telkin et. Demezse sui zan etme. Çünkü o halde, belki başka
şeyle meşguldür de senin telkinini duymamıştır.
-
Cenazelerinizi takip ederken eğer yürüyorsan tabutun etrafında
yürü. Binekli isen, arkadan takip et. Defnolunduktan sonra hemen
bırakıp gitme.Biraz kabrin yanında bekle. Cenaze, kabrinin
başında oturanlarla ünsiyet eder.
-
Su içtiğin kabın ağzını kapat. Gece lambaları söndür. Kapıyı
kilitle. Şeytan kilitli kapıları açamaz. Eğer kapıyı kapatırken
besmele çeker, Ayet-ül Kürsî okursan, sabaha kadar zarardan emin
olursun.
-
Dünyada bir yolcu gibi yaşa. Elindekilerin hesabını vereceğini
unutma. Sana hainlik yapana sen yapma. Sana tecavüz edene sen
tecavüz etme.
İbadetlere neş'eli olarak başla. Eğer keselân (ağırlık) gelirse,
onu bırak başka ibadete geç. Amma, farzlar böyle değil. Onların
vakti geldi mi ister neşeli, isterse neşesiz ol, farzlar derhal
işlenir. Birisi, sen ibadet ederken başka, o ibadeti güzelce ifa
ederken o da öğrensin diye niyet et. Riyadan kurtulursun.
İhlâsına dikkat et. Halk içinde güzel namaz kılıp da tenhada
felfes kılan, Allah'a hakaret etmiştir. Elinden geldiği kadar
gayret et, güzelce ibadetlerine devam et.
-
Sakın Allah beni şaki yazdıysa şakıyım, said yazdıysa Said'im
deme. Hayırlı ibadetler ve hayırlı işler yapıyorsan, Said
olduğuna Allah tarafından bir müjdedir. Allah güzel ameller
işleyenlerin ecrini zayi etmez.
-
Kabirleri sık sık ziyaret et. Yalnız kabristanda çok oturma,
mezarlara ibret nazarıyla bak. Ahireti hatırla. Kabristanda
Dünya işlerini konuşmak suretiyle ölülere eza etme.
-
Yol üstüne, gölgeliklere, ağaç altına, su kenarına, kabirlerdeki
deliklere, suya, işeme.
-
Yedi büyük günahlardan içtinap et. (Şirk, şehire, katli nefs,
yetim malı yemek, riba, askerden kaçmak, namuslu kadınlara, kötü
ve namuslarına dokunur sözler söylemek).
-
Hakkı daima önde tut. Ve Allah'ın kullarına, Allah'ın muamele
ettiği gibi muamele et. İbrahim Peygambere bir müşrik misafir
olmak istedi, İbrahim Aleyhisselâm; Müslüman olursan misafir
ederim, dedi. O da kabul etmedi. Döndü gitti. Cenabı Hak
İbrahim'e; bir lokma ekmek için herifin dinini, babasından kalan
alıştığı dinini terk etmesini teklif ettin. O, yetmiş senedir
gâvurluk yapar, ben onu besliyorum ve rızkını kesmedim.
Buyurunca, İbrahim Aleyhisselâm yola çıktı ona yetişti. Gel
dedi, seni misafir edeceğim. Çünkü Rabbim senin için bana itab
etti, deyince o, hem misafir oldu ve hem de Müslüman oldu.
-
İnsanlardan gelen ezaya sabret, tahammül et. Kimseyi hakir
görme. Öfkelenince nefsine sahip ol. Aman, Allah'dan başkasına
kulluk etme. Evinde bulunan hayvanlara, kedi , köpek ... ne
varsa onların yiyecek ve içeceklerini ihmal etme. Onlar
emanettir.
-
Haftanın pazartesi ve perşembe günleri amellerin Allah'a arz
olunduğu günlerdir. O günlerde oruç tutarsan iyidir. Oruç
tutamazsan iyi şeyler yap.
-
Kimseye karşı kalbinde buğz ve adavet bulunmasın. Allah, şirk
gibi kalbinde buğz ve adavet bulunanları da affetmez. Bir gün
gelip seni bırakacak arkadaşla da dostluk kurma. Daima seninle
beraber bulunacak dostlar kazan.
-
Kan, kız, oğlan, ahbab, yaran, mal, mülk hep muvakkat dosttur.
Seninle kabre girmezler. En samimi dostun, iyi amellerindir.
Kabirde,mahşerde, her yerde senden ayrılmazlar. Dostunu bil.
-
Yarın mahşer yerinde en bedbaht insan, başkalarına vaz-ı nasihat
etmiş de kendisini unutmuş, söyledikleri hayırlı şeyleri kendisi
yapmamış, başkalarını fenalıklardan nehyetmiş de kendisi o
fenalıkları işlemiş olan kimselerdir.
-
Helâl kazan, hırsı bırak, uykudan uyanınca gözünden uykuyu sil,
hemen Allah'ı zikret. Şeytanın düğümünü çözmüş olursun. Şeytan
uyu diye efsun okur. Abdest alınca ikinci düğüm çözülür. Namaz
kılınca hepsi çözülür.
-
Dehre sövme. Dehr Allah'ındır. Eğer dehriyle zamanı murat
ediyorsan, zamanın elinde bir şey yoktur. İşler hep Allah'ın
yed'i kudretindedir.
-
Malım malım diye kasılma, senin malın yiyip bitirdiğin, giyip
eskittiğin, sadaka ile elden çıkardığındır. Bunlardan başkası
aleyhindedir. “Nereden topladın, nereye sarfettin, niçin depo
ettin?”diye soracaklar.
-
Dinini öğren. Din adamı âdil olur.
-
Kabir azabından, Deccalın şerrinden, Cehennem azabından,
hayatında ve ölümünde sana arız olacak fitnelerin şerrinden
Allah'a sığın. Peygamberimiz, namazlarının sonunda yâni, kaide-i
ahiresinde bu duayı okurlardı.
-
Kalbini ve kalbine gelenleri daima murakabe et. Şeriat
terazisine ver. Onunla ayarla. Şeytan, kürsüsünü kurar da
avanesine oradan emirler verir. Allah'ın Arşı da su üzerindedir.
Şeytan bu hareketiyle halkı iğfal etmek ister. Şeriatı
bilmeyenlerle şeytan alay eder. Ve onları çabuk aldatır.
-
Peygamberimiz Medine'ye teşriflerinde İbni Seyyad denilen bir
Yahudi kâhini vardı. Resul-ü Ekrem ona “ne görüyorsun?” diye
sordu. Deniz üzerinde kürsü görüyorum, dedi. Resul-ü Ekrem, o
şeytanın kürsüsüdür, buyurdular.
-
Kur'anı Kerim'de Allah'ın arşı su üzerindedir. Sizi imtihan için
yâni hanginiz daha iyi işlerde bulunacak, işte o iptilâ şeytanın
fitnesidir. Kendisini İlâh gibi tahayyül ettirir de oradan
emirler verir. O, mü'minlerin en büyük düşmanıdır. Şeytanın
şerrinden Allah'a sığın.
Bakıcı, büyücü, aldatıcı, kendine şeyh süsü verenlere inanma.
Dinin gider. Elde mizan şeriattır. Ona uymayan şeyler şeytan
yoludur.
-
Devlet adamlarına dil uzatma. Kalblerde tasarruf Allah'ındır.
Onların kalbi de yed'i kudreti İlâhi'yededir. Sen meşru olan
emirlerine hemen itaat et. Peygamberimiz. Ulül emre itaat edin,
isterse yüzü yırtık Habeşi bir köle olsa da buyurdular.
-
Hıristiyan bilginlerinden bir zat, İslâm ülkelerinden birine
geldi. Dolaşırken,herkes koşmaya başladı, işte Sultanımız
geliyor, diye seviniyorlardı. O Hıristiyan zat da bekledi. Baktı
ki siyah, vaktiyle köle olduğu nişanlarından belli, yüzü yırtık,
çirkin bir yüz. Yüzüne bakınca; Allah'ın varlığına, birliğine,
şeriki ve naziri bulunmadığına, istediğini istediği gibi yapar
olduğuna,mülkünde istediği gibi tasarruf ancak Zat-ı
Ahad'iyetine has olduğuna, Hazreti Muhammed’in (S.A.V.) de hak
Peygamber olduğuna şahadet ederim dedi. Dediler ki; bu imanın
sebebi nedir? Dedi ki; Şu siyah kölenin saltanatındadır. Çünkü,
zahirer bu adamın arkasına iki kişi bile düşmez. Halbuki bütün
Ulema, Esraı ve iyyanı hep onun önünde elpençe duruyorlar,
inandım ki Allah birdir. Kullarında istediği gibi tasarruf
ediyor. Ve Habibi de Hazreti Muhammed'i de (S.A.V. ) tasdik
ediyor.
-
Yemek ve su kaplarınızın ağızlarını kapatın. Çünkü, senede bir
gece gökten veba yağar. Açık kaplara veba girer diye Hadisi
şerif vardır.
-
Misafirlerine ikram et. Hadisi şerifte; Allah'a, Ahiret gününe
imanı olan misafirlerine ikram etsin buyrulmuştur. Misafirin
hakkı üç gündür. Fazla kalırsa sadaka olur. Gelip geçici ise,
bir günlük hakkı vardır. Misafire ikram, imânın şubelerindendir.
Hayır söylemek, kötü sözlerden dili tutmak da imanın
şubelerindendir.
-
Bir amel işlerken onu güzel yapmaya çalış. Çünkü, amelini güzel
yapan emeline muvaffak olur. Güzel amel şer'i şerife uygun olan
ameldir. Allah'ı görür gibi ibadet etmekliğindir.
-
Abdestli bulun, her farz namaz için abdest alırsan güzel olur.
Abdest müstakil bir ibadetdir. Gerçi başka ibadetlerin sıhhati
için şart kılınmıştır, amma, istiklâline dokunmaz.
-
Sabah namazını kılan kimse, Allah'ın ahdine girmiştir, sakın ona
dokunma. Geceleri gafletle geçirme namaz kıl. Allah'ından,
Dininde, Dünyada, Ahiretinde af ve afiyet iste. Allah'dan daima
hayır iste. Bir insan, sıdk ile Allah'dan şehitlik isterse,
Allah ona yatağında da ölse şehid sevabı verir, diye Hadisi
şerif vardır.
-
Hayırlı işlere başkalarını da teşvik edenler sevapta müşterek
olurlar. Dünyada insanlara sürür, ferahlık aşılayan ve
sıkıntılarını giderenlerin Allah, Kıyamet gününde sıkıntılarını
izale eder.
-
İcrasına muktedir bulunduğun öfkeyi yut. Allah, öfkesini
yutanları ve İnsanların kabahatlerini af edenleri metheder.
Peygamberimiz de, öfkesini yutanın kalbine emniyet ve imân
dolar, buyurmuştur.
-
Halkın ihtiyacına koş, onların işlerini görmek amellerin en
efdalidir. Hele düşmüşlere yardım, en büyük ibadettir.
-
Allah'dan mağfiret isterken, günahlardan Allah'ın seni
korumasını iste. Günahı işlemişsen cezasından korumasını iste.
Allah'ın bildiği ve olduğun halin tersini gösterme. Göründüğün
gibi ol. Rıfk ile muamele et. Mülayim, yumuşak olmayanlar birçok
hayırlardan mahrum kalırlar.
-
Sana birisi bir hediye takdim ederse, ona mukabelede bulun. Bir
şey vermeğe kudretin yoksa, dua ile mukabelede bulun. Amma, sen
birisine hediye vermişsen, sakın karşılığını bekleme. Ve bir şey
beklemediğini ona anlat. Eğer mukabele ederseniz müteessir
olurum, de.
-
Eğer, sana bilmukabele takdim ettiği hediyeyi kabul etmezsen,
memnun olacaksa o hediyeyi kabul etme. Amma, o da gönül hoşluğu
ile sana bir hediye verir ve onu almayınca müteessir olacağını
anlarsan kabul et.
-
Aman, gâvur olayım, veyahut dinimden dönmüş olayım, gibi
sözlerle yemin etme. Selâmetle İslâmiyete dönemezsin. Allah'ı
an, gayriye yemin etmek günahtır.
-
Yalan rüya uydurmak veya rüyaya yalan katmak yalanların
en fenasıdır.
-
Hakkında kötü bir şey söylemişlerse sükut et. Bunu sana
söyleyene tearuz etme. Zennunu Mısri'ye Mütevekkil sordu: Sana
zındık diyorlar ne dersin? Dedi ki; hayır desem söyleyenleri
yalancı, evet desem nefsimi yalancı yapmış olacağım binaenaleyh
sükut ediyorum, dedi.
-
Bir mü'mini küçük düşürecek, utandıracak şeyleri söyleme. Böyle
söyleyenler cehennemin en şiddetli yerlerinde hapsolunurlar,
diye Hadis-i şerif vardır.
-
Dininle dünyayı yeme. Davul, zurna çalıpta para kazanmak, din
ile dünyayı elde etmekten daha iyidir.
-
Şundan, bundan haber veren kâhini tastık etme.
-
Elinde, ağzında bulaşık varken uyuma. Ve kimseye düşmanlık etme.
İki yüzlü olma. Ticarette ihtikâr yapına.
-
Birisi bir yere oturmuş ve tekrar oturmak üzere bir yere
ayrılmışsa, onun yerine oturma.
-
Av mubahtır ama, sen av peşinde dolaşma.
-
Sana ikram olsun diye bir sandalye veya süt veya güzel koku
takdim ederlerse reddetme.
-
Borca girerken ödemeğe niyetin sağlam olsun, ödemeğe muvaffak
olursun. Eğer niyetin çürükse, borçlu kalırsın. Borçlu ölenlerin
cenaze namazlarını Peygamberimiz kılmazdı.
-
Mü'min kardeşine üç günden fazla dargın durma. Rast gelince ilk
selâmı sen ver. Hayırlı olursun, insanlar ayağa kalksınlar,
karşında el bağlasınlar diye bekleme.
-
Şefaat ettiğin kimsenin hediyesini ve ziyafetini kabul etmek
riyadır. Kabahati sabit veya haklı bir tasfiye ve azledilmiş
kimseler hakkında şefaat caiz değildir. Böyle bir caniye
şefaatte bulunmak, Allah'ın lâinine sebeptir. Şefaati kabul
edeni de müşkül duruma sokmuş olursun. Şefaat, haklı ve hayırlı
şeylerde olur.
KAYNAKLAR:
İşari Tefsir Okulu / Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Yayınları
* Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri / Vefa Yayıncılık
*Aylık Yeni Dünya
dergisi / 1998 yılı Eylül sayısı
*
http://www.sufizmveinsan.com
|
|
|