|
'İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ'
ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI |
|
“Gönül dalgınlığının ilacı, gönlünü Allahu Teala’ya
vermiş olanların sohbetidir.”
Büyük İslam âlimi ve müceddid İmâm-ı Rabbâni
Ahmedi Faruki
Serhendi
Hazretleri, doğumlarının Hicri 458. Miladi 444.
yılında 25 Mayıs 2007 tarihinde AKRA FM’de çeşitli
programlarla anıldı.
Nakşi yolunun büyüklerinden olan İmam-ı Rabbani
Hazretleri, İslam’a sokulmaya çalışılan bid’atleri
reddeden, İslam’ın özüne dönüşü ve ruhlarda yeniden
dirilişi bayraklaştıran bir alim… Maddi ve manevi
her türlü saldırıya reaksiyoner bir tavırla göğüs
geren ve etkisi yaşadığımız yüzyıla kadar ulaşan
büyük insan İmam-ı Rabbani Hazretleri, aynı zamanda
ruhların mimarıdır. İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin
kabri, Hindistan'ın Pencab eyaleti Serhind şehrinde
bulunmaktadır. Programlarımızda, onun ince
çizgilerle ve ruha nüfuz eden derinliklerle geçen
hayatından kesitleri siz değerli dinleyicilerimize
aktarmaya çalıştık.
|
'İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ' ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI |
•
Cuma
Sohbeti İmam-ı Rabbani Özel
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin
7 Nisan 2000 tarihinde radyomuza yaptığı “Allah’ın Veli
Kulları” konulu sohbetini, İmam-ı Rabbani Hazretleri anma
günü vesilesiyle dinleyicilerimizin istifadesine sunuluyor. |
 |
•
Hadisler
Deryası, İmam-ı Rabbani Özel Sohbeti
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin “Âlimlerin
Önemi, İlmin ve Ulemanın Kadrinin Bilinmesi” konulu sohbeti,
İmam-ı Rabbani Hazretleri anma günü vesilesiyle dinleyicilerin
istifadesine sunuluyor. |
 |
•
Kültürden
İrfana, İmam-ı Rabbani Özel
Ömer Faruk Tuna’nın ev sahipliğinde, Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necdet Tosun’un konuk
olduğu programın konusu; İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Hayatı,
Eserleri ve Tasavvufi Bakış Açısı. |
 |
 |
•
İmam-ı
Rabbani’nin Mektubat Eserinden Seçmeler
Serpil Özcan’ın hazırlayıp sunduğu program da “Mektubat’tan
seçmeler aktarılıyor. |
 |
 |
•
İmam-ı
Rabbani Özel Belgesel (Yolumuzu Aydınlatanlar)
İmam Rabbani Hz.’lerinin hayatı ayrıntılı anlatıldığı belgeselde
menkıbelerine de yer veriliyor. |
 |
 |
•
Şen Haneler,
İmam-ı Rabbani Özel
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin eserlerinin değinildiği
programda ayrıca, Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin mürşid-i
kâmillerin, âlimlerin önemi ve yolumuzun esasları konulu
yazılarına yer veriliyor. |
 |
 |
•
Tarihten İzler,
İmam-ı
Rabbani Özel
Programda kronolojik yöntemle İmam-ı Rabbani Hazretlerinin
hayatı anlatılıyor. |
 |
 |

İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ
Hamd
olsun, binler ve binler kere; hikmeti alemi ihata eden, Alemlerin Rabbi
olan Allah-u Zül Celal Hz.ne. Öyle ki kullarını cehalete düşüp gazabının
yoluna meyletmekten, rahmetinin bolluğuna güvenmekten alıkoyan O'dur.
İsyandan sonra yapılan iyiliği sanki hiç günaha düşmemiş gibi kabul
eden, şefkati gereği merhamet eden, azameti gereği bağışlayıcı olan Rabb-ül
Âlemini sena ederiz. Ey pişman olanların sevgilisi, ey abidlerin
sevinci, ey yalnızların dostu, ey Mefâhirimiz. Kulluğunla şerefyâbız.
Bendesi olmakla devlete eriştiğimiz Efendimiz Sâllahu aleyhi Vesellem
Hazretlerine ve onun ehli beytine salat ve selam ederiz. O peygamber ki,
onun hürmetine sıkıntılar ve belalar açılıp dağılır, hacet ve ihtiyaçlar
onun hürmetine yerine getirilir. Maksatlara onun hürmetine ulaşılır,
güzel sonuçlar onun hürmetine elde edilir. Onun şerefli yüzü hürmetine
bulutlardaki yağmur istenilir. Allah'ım, onun ehl-i beytine de, ashabına
da her an, her saniye, her nefes alacak zamanda, sana malum olan
varlıklar sayısınca salat ve selam ederiz.
*****************
Şanı Yüce Mevlamız kullarını arındıktan sonra, kişilik bozukluğuna
düşmek tehlikesinden, ilimsiz iman gafletinden, sakıncalı hallere
meyletmek cehlinden, gevşeklikten, ihlâssız amelden korumak için onları
peygamberlerle nimetlendirmiştir.
Peygamberliğin ilki Hz. Âdem’in, Hindistan’ın güney sahillerinde bulunan
Serendib adasına, Hakk’ın yüce takdiri ile indirildiği rivayet edilir.
Bu bereketin izleri, “Adem Toprağı” olarak vasıflandırabileceğimiz
Hindistan yarım adasında, yokluğu çekilmeyen, eksikliği sezilmeyen
“Rabbani kulların” çokluğu ile günümüze kadar varlığını hissettirmiştir.
Hindistan’da yetişen yüzlerce büyük İslam âlimi insanlara doğru yolu
gösterdiler, İslam dinine sokulmak istenen bid’atleri yok ettiler.
Ubeydullâh-ı Ahrar, Muhammed Zâhid, Derviş Muhammed, Muhammed
Bâki-billah, Nur Muhammed Bedvâni, Mazhâr-ı Cân-ı Cânân, Muhammed Ma’sum
Fâruki, Senâullâh-ı Dehlevi, Abdullâh-ı Dehlevi, Abdülhak Dehlevi,
Abdülaziz Dehlevi, Muînüddin Çeştî…. Kaddesaallahu sırrahul aziz.
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî Hz.
İse, Peygamberî yolun İlahi kaynaktan beslenen ve birkaç nesildir yolu
gözlenen en kuvvetli meş’alelerinden biridir.
Onun insanlığa şevk ile inanç nurunu akıttığı devir, insanoğlunun nöbet
nöbet geçirdiği “Artık dine, manevi değerlere ihtiyaç yok. İnsanlığın
bütün ihtiyaçlarını, suallerinin cevabını akıl, fen ve felsefe ile
cevaplandıracağız.” hastalığının nüksedip inkişaf ettiği devirdir.
Çağımızdaki dinleri birbirleriyle buluşturma gayretinin ilk
teşebbüslerini Ekber Şah'ın idaresindeki Babürlüler devletinde
görüyoruz.
Ekber Şah, sapıklığın, dalaletin zirvesindeydi. O, Hinduizm,
Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlerin, beğendiği taraflarını alarak
yeni bir din kurma gayreti içindeydi. Ancak onun kurmaya çalıştığı din,
en çok Hinduizmden etkileniyordu. Mecûsîlerden ateşe tapmayı,
hristiyanlardan çan çalmayı, istavroz çıkarmayı, hindûlardan dînî gün ve
bayramları, merasim ve törenlerle ruh göçünü, tenasüh inancını aldı.
Devrin tasavvuf mensubu sayılan bazı kimseler, filozofların özellikle
işrakiyye ve Revakiyye felsefelerinin varlıkla ilgili görüşlerini, Hind
felsefesiylede karşılaştırarak anlatıyordu. Ortaya çıkan şey ise sapkın
karma din felsefesinden başka bir şey değildi.
Hindistan topraklarında İslam 8. yüzyılın ilk yarısında yeşermeye
başlamıştır. Nakşibendîliğin bu sahada neşv ü nema bulması ise, Şah-ı
Nakşibend Hz.den bir buçuk asır sonraya tesadüf eder. Nakşibendî
tasavvufî disiplinini Hindistan'a taşıyan ilk mürşid-i kamil;
Mueyyeduddîn Muhammed el-Baki Billah Kabûlî Hz.dir. İşte İmam-ı
Rabbani’yi yetiştiren zat odur.
Bir hac yolculuğu sırasında “Kabe’ye giderken Kabe’nin sahibini buldum”
diyen İmam-ı Rabbani Hz., meclisinde Hakka vasıl olma yolunda kılavuzluk
eden Bâki Billah Hz.ni bulmuştur. Şeyhine intisabından evvel, muhterem
ve yüksek şahsiyetli babası Abdülehad Hz. den Kâdirî ve Çeştî
icazetlerini almış bulunuyordu.
Onun çocukluğu da, ilmin ve ilahi aşkın aydınlık günlerinde geçmiştir.
Küçük yaşında Kur’anı hıfzedecek kadar keskin bir zekâ, edebiyatta büyük
istidat, muhteşem belagat, parlak fesahat, keskin görüş kabiliyeti, her
şubesiyle devşirdiği ilimle harmanlanmıştı. 18 yaşında irşada mezun genç
Ahmed Serhendî, 29. babası büyük Ömer-ül Faruk gibi hakkı batıldan
ayıran, serbülendî bir er olarak nam salıyordu.
Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte
kalbi, Nakşbendiyye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış
kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek
üzere Serhend'den yola çıktı.Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca, orada
tanıdıklarından ve Muhammed Bâki Billah
Hz.'nin talebelerinden olan Mevlânâ Hasan Keşmîrî ile görüştü.
İmâm-ı Rabbâni Hz.
—
Muradımda Nakşibendî
yolunun büyüklerinden birine intisap etmek vardır.
Hasan Keşmîrî
—
Öyle ise sizi Bâki
Billâh Hz. ile buluşturmak benim boynumun borcudur. Zira bugün Ahrâriyye
yolunda bu ülkede başka büyük bir zât yoktur. Tâliblerin onun bir
nazarıyla, bakışıyla kavuştukları mânevî derecelere, günlerce çekilen
çileler ve çeşitli riyâzetlerle, nefsin istediklerini yapmamakla
kavuşmak mümkün değildir..
İmâm-ı Rabbâni Hz.
—
Bu Hicâz yolunda,
böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikr ve usullerini almaktan
daha iyi ne olur?
İlk buluşmalarında birkaç günlük beraberlikten sonra, sadrındaki
kıymetin büyüklüğü ile Baki Billâh Hz.nin alakasını çeken İmâm-ı Rabbani
Hz. hakkında mürşidi gördüğü fevkalade hali şöyle anlatır:
Baki Billâh Hz.
— Serhend’den Ahmed isminde bir genç geldi. İlimde son derece
geniş bir kavrayış yeteneğine sahip. Birkaç gün yanımda kaldı. Bu süre
içinde onun hakkında şu intibalara sahip oldum: İnşallah o, gelecekte
halka hakikatleri açıklayan gerçek bir önder olacaktır.
Baki Billah Kaddesallahu sırrahul Aziz Hz.nin İki sene çağıldayan feyz
ırmağı, İmam-ı Rabbani Hz.nin Ummanları ihata edebilecek kadar engin
sadrında sükûna kavuştu. Sanki sırf onu irşad için Delhi’de mekan tutan
Baki Billah Hz., mürîdindeki eşsiz gelişmenin hızlı neticesini görünce
mürîdanı ve postu ona teslim etti. Mürşidleri hayattayken yeni bir şeyhe
gönül bağlamak imtihanı ile karşı karşıya kalan müridlerden bazıları,
büyük manevi imtihanlar geçirdiler.
Baki Billâh Hz.
— Ey Serhend ilinin aslanlar yetiştiren toprağının evladı, yolumuzun tam
icazetini aldın…
Memleketine dön ve irşad halkanı kur. Bundan sonra evlatlar senin
eteğine yapışsınlar!
Bir mürid:
— İmam-ı Rabbani’ye bağlanmam emrolununca, büyüğüme, bunu yapamayacağımı
ve kalbimin kendi kalbine karşı olduğunu söyledim. Şeyhim kızdı:
Baki Billâh Hz.
— Sen Ahmed’i ne sanıyorsun! Onun güneş gibi kalbi bizim gibi binlerce
yıldız örter! Teslim Ol!
İmam-ı Rabbani Hz. Kendi kendine:
— Bu fakir, bu yola
girmek isteği baş gösterince, yüce Allah’ın yardımı imdadıma yetişip
beni hidayete kavuşturdu; üstadımız Müeyyedüdin Muhammed Baki Billâh ile
buluşturdu. O da bu fakire, Allah ismini zikretmeyi öğretti. Bu fakir de
görülen bütün emareler şeyhimin tezahürü ve eseridir.
İmâm-ı Rabbânî Hz. memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye,
isteklileri yetiştirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti her yere
yayılıp, her taraftan âşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya
geliyordu. Talebelerine Beydâvî Tefsîrî, Sahîh-i Buhârî, Mişkât-i
Mesâbîh, Avârif-ül-Ma'ârif, Üsûl-i Pezdevî, Hidâye ve Şerh-i Mevâkıf
gibi bâzı din kitaplarını ders olarak okuturdu.
Zamanının pâdişâhlarını, vâli, kumandan, âlim ve hâkimlerini, çok
tesirli mektupları ile, dîne, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim
ve velî yetiştiriyordu. Bu kudretli zatın tesiriyle Nakşibendîlik,
Hindistan’da süratle yayılmıştır.
Karışık ve sultanların uluhiyyet iddiasına kalkıştığı bir dönemde
yetişen İmam-ı Rabbani Hz., çok büyük bir mücadele verdi. Silahsız ve
kimsesiz bu gönül mücahidi, tek başına güzellikler dini İslam'ı savundu.
Ekber Şah, İslam aleyhtarlığını o kadar ileri götürmüştü ki, onun
döneminde ezan okumak, cenaze namazı kılmak, Arapça öğrenmek, dini
ilimleri tahsil etmek dahi yasaklar arasına girmişti.
Ekber Şah’ın dini konularla ilgili olarak kendisine danışman seçtiği
Ebu’l-Fazl, hükümdarın akıl ve mantık dışı hareketlerini onaylamakla
kalmıyor, bir de onları ibadet gibi göstermek çabası içerisine
giriyordu. Yazdığı kasidelerde onu ilahi bir görevle gelmiş gibi
göstermekten çekinmiyordu.
Ahmed Faruki Hazretleri, Ekberâbad şehrine giderek kendisine
ulaştırılmak üzere hükümdarın yakınlarına şunları söyledi:
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—
Padişah,
Allah Teala’ya ve onun Resul’üne asi olmuştur. Benim tarafımdan
kendisine söyleyip hatırlatın ki onun padişahlığı da, kudreti de,
iktidarı da, askeri de, ordusu da, aklına bile gelmeyen müthiş bir
musibetle dağılacak perişan olacaktır. Tövbe edip Allah Resulünün yolunu
tutsun. Aksi halde, Allah’ın kahrını ve gazabını beklesin.
Hükümdarın yakınları bu uyarıyı kendisine iletip gittiği batıl yoldan
dönmesi için çalıştılarsa da o, başlattığı hareketin başarıya
ulaşacağına kendisini inandırmıştı.
O sırada gördüğü bir rüyanın etkisiyle olsa gerek “isteyen İslam dininde
kalır isteyen padişahın dinini seçer” şeklinde, Müslümanlar üzerindeki
baskıyı hafifleten bir ferman yayınladı. İmam-ı Rabbâni Hz.nin eliyle
Nakşibendilik, Hindistanın her yerinde “karma din” mantığı ile
yürütülen, dinleri birleştirme hareketine savunma olarak, çok önemli bir
rol üstlenmiştir. Bu hususun araştırmacılar tarafından incelenmesi ve
müşahhas verilerin derlenmesi, günümüzde de ortaya atılan bir takım
safsataları, bertaraf etmek için izlenilen yöntemleri belirlemede ufuk
açıcı ve yol gösterici olacaktır.
Ekber Şah'dan sonra oğulları arasında çıkan saltanat mücadelesini
Cihangir kazandı. Cihangir babasının dini siyasetini beğenmeyenlerin
desteğini almıştı. Bu da Müslümanların, eski dönemin sıkıntısından
nisbeten kurtulmasını sağlamıştı. Ancak İmam-ı Rabbani için sıkıntılar
devam ediyordu. Hükümdarın huzuruna girerken secde etmeyi kabul
etmediğinden hapse atıldı. 3 yıla yakın hapis hayatından sonra,
Cinhangir’in pişman olması üzerine hapis hayatından kurtuldu. Hükümdar,
vefatına kadar onu müşavir olarak kabul edip, sohbetlerinde bulundu,
ondan istifade etti. İmam-ı Rabbani Hz., yönetimin en üst kademesine
olan bu yakınlığı İslam lehine kullandı. İslam, Hind topraklarında,
İmam-ı Rabbani Hz.nin hükümdara yaptığı telkinlerle bir parça soluk alma
imkânına kavuşabildi.
Tasavvufa, ruhbanlık ve felsefi cereyanlardan sokulmak istenen
düşünceleri atıp onu asıl kaynağı olan Kur'an ve Sünnet çizgisine
getirdi. Halk arasında yayılan bid'at ve cahiliyye adetlerini
temizleyerek, şeriata bağlılığı perçinledi.
İmam-ı Rabbanî Hz., her bid'atin bir sünneti ortadan kaldırmasından
dolayı bid'atlerle çok mücadele etmiştir. Bıd'atlerin sünnetleri
kaldırdığını örneklerle anlatırken şunları buyurmaktadır.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—
Mesela bazı
şeyhler, sarıklarının uçunu sol taraftan sarkıtırlar. Bunu da iyi ve
makbul sayarlar. Oysaki sarığın uçunun iki omuz arasından sarkıtılması
sünnettir. Sarığını sol taraftan sarkıtma bid'ati işleyen kimse böylece
bir sünneti ortadan kaldırmış olmaktadır.
Bunun daha ileri derecesinin ise, namaza niyyet konusunda olduğunu
anlatır.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—
Namaza niyyet
konusunda, dil ile niyyetin tekrarlanması sünnette yoktur. Bazı âlimler,
kalb ile niyyete yardımcı olur, düşüncesiyle bu görüşü benimsemişlerdir.
Bazıları da sadece dil ile niyyeti kafi görmüşlerdir. Sadece dil ile
niyyeti kafi görmek bir farzın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak
kadar tehlikeli bir bid'attir.
Çünkü namaza uyanık bir kalb île niyyet farzdır. Dil ile niyyeti yeterli
görmek bu farzı ortadan kaldırmaktır.
İmam-ı Rabbani Hz. Hindûların bir takım bayramlarına muhalif olmak için,
biraz dini biraz siyasi gayeyle, Muharrem gibi Müslümanların önemli
günlerinin kutlanması geleneğini canlandırdı.
İmam-ı Rabbani Hz., gençlik yıllarında bir takım eserler ve risaleler
kaleme almışsa da, şeyhlik yıllarında gönül sohbeti ve mektupla irşad
usülünü benimseyerek, eser telifini bıraktı. Mektup'la irşad, Hz.
Peygamber (sav)'le başlayan bir tebliğ yöntemiydi. Asr-ı saadetten sonra
pek çok ilim ve gönül adamı, bunu benimsedi. İmam-ı Rabbanî Hz.nin gerek
talebelerine ve halifelerine, gerekse halktan kendisine soru soran
kimselere yazdığı mektuplar bir eser haline gelmiş, muhtelif dillere
terceme edilerek kaynak eser niteliği kazanmıştır. Tasavvuf ve ahlakta
da müracaat kitabı olmuştur. 534 mektuptan teşekkül eden Mektubat
dikkatle okunursa sosyal, politik, dini bozulmalara cevap ve ilzam
mahiyetindeki İslam’ın gerçek vechesini, ilmî ağırlığıyla ortaya koyduğu
görülür. Devletin üst kademesinde faaliyet gösteren yöneticilere, doğru
yoldan ayrılmamaları hususunda verdiği telkinler ve gösterdiği
istikametler incelenmek üzere himmetli araştırıcıları beklemektedir.
İmam-ı Rabbanî Hz.nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle
"Panteizm" ile karıştırılan vahdet-i vücûdu "Vahdet-i şühûd" adıyla daha
anlaşılabilir hale getirmesidir. Vahdet-i vücud'daki "Herşey O'dur"
anlayışını, "Herşey O'ndandır" şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı
ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk'ın varlığına göre
gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. "Eşya'da Hakk'ı görme"
şeklinde ifade edilen vahdet-i şühûd, bir bakıma vahdet-i vücudûn ileri
derecesi olarak görülmesidir.
İnanç, ibadet ve tasavvufun birbirinden ayrılamayacağı, İmamı Rabbani
Hazretlerinin mektuplarında yer alan önemli hususlardan biridir.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— İnanç ve amelleri yerli yerine koyduktan sonra Allahu Teala’nın
yardımıyla tasavvuf ehlinin yoluna girmek gerekir. Ama bu, inanç ve
amelin üzerine eklenecek fazladan bir şeyin elde edilmesi için değildir.
Bu yola girmekten maksat, inanılan şeyler hakkında kesin ve kuvvetli
inanç elde etmek, başka bir ifadeyle kalbi şüphelerden kurtararak
tatmine ulaştırmaktır. Tasavvuf yoluna giren insan dinin emirlerini
yerine getirirken zorlanmaz, nefsi emmareden gelen tembellik ve
isteksizlikten kurtulur.
Müridin, şeyhine bağlılıkta "Gassal (ölü yıkayıcı) önündeki ölü gibi
olması gerektiğini" öğütlerdi. Minnet ve ızdırabı aşkın levazımı
sayardı. Yoksulluk, sıkıntı ve derd, çaresiz katlanılacak hususlardandı.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—
Çünkü dost,
sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış bir halde
görmek ister. Bu makamda huzur huzursuzlukta, karar kararsızlıkta, rahat
rahatsızlıktadır. Bu makamda nefsin talebine çare aramadan kendini
minnet ve ıstıraba bırakmak, devanın ta kendisidir. Devlet, O'ndan ne
gelirse razı olmaktır.
Dervişlikte kemalin şartı olarak fenaya ermeyi şart koşardı. O'na göre
fena "ölmeden evvel ölmek" sırrına ermekti. Bu sırra eremezse insan,
kalbi, dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamazdı.
Anlatıldığına göre Abdülhakim Siyalkuti, İmam-ı Rabbani Hz. ile çağdaştı
ve onu küçümseyenlerdendi. Bir gece rüyada, İmam-ı Rabbani Hz.ni gördü.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Euzu billahi….. Bismillahirrahman…… Habibim sen "Allah" de geç.
Onları daldıkları bataklıkta bırak da oynayadursunlar"
Abdülhakim Siyalkuti:
— Allah Allah. Bu ne haldir. Kalbimdeki bu coşkun heyecan, bu sevgi seli
nedir? Yok yok, artık bana rahat-huzur yok. Yolu Serhende düşürmeli. Ben
ona varmazsam ya şeyh kalkıp bana gelir, yahut başıma azab-ı ilahiden
bir hal!
Hazrete düşman halde yatıp, en şevkli bendesi olarak uyanan Siyalkuti,
uyandıktan sonra da zikr-i ilahî devam etti. Doğruca İmam-ı Rabbanî
Hz.ne gidip intisab etti. Rivayete göre İmam-ı Rabbanî'ye Müceddîd-i elf-i
sanî sıfatını veren odur.
İmam-ı Rabbanî Hz.ne göre gerçekte şeriat ve tarikat birdir. İkisi
arasında ayrılık, gayrılık ve fark yoktur. Ancak toplu ve açık tasnifte
farklılık vardır.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Şeriat icmaldir, derli toplu belli manalardır. Hakikat ise
ayrıntılardır. Birine çeşitli delillerle, diğerine keşf ile erilir. Biri
gayb, biri şehadettir. Şeriat gayb, hakikat ise şehadet sayılır. Şeriat
gayba imanı emreder, hakikate erince gizli, saklı bir şey kalmaz, her
şey açık hale gelir. Şeriatın emri gereği açıklanmış hükümler, hakka'l-yakîn
hakikatıyla tahakkuk edince aynen açığa çıkar, ayrıntıları ile ortaya
dökülür. Daha önce gayb iken şehadet aleminde gözükürler. Hakka'l-yakîne
eren kimsede meydana gelen ilimler, şeriat ilimlerine uygun düşer. Arada
kıl kadar da olsa bir ayrılık olsa, hakka'l-yakîn makamının hakikatine
ulaşılmamış sayılır. Erbab-ı tarikatten sadır olan ve şeriatın
emirlerine aykırı görülen tutum ve sözler, genellikle vaktin manevi
sarhoşluğuna yorulur. Bunlar seyr ü süluk esnasında meydana gelir.
Yolunu tamamlayan kimseler, ayıldığı, sahv ve temkine erdiği için
onlarda bu tür sözler kalmaz.
Birgün İmam-ı Rabbani Hz.ne şöyle sordular:
—
Nakşibendiyye
tarikatının başının Hz. Ebu Bekir olmasının bu yola verdiği bir
hususiyet var mıdır?
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Elbette, bu yoldaki bağlılık bütün bağlılıkların üstündedir.
Çünkü onların bağlılıkları, Hz Ebu Bekir (r.a)'ın huzuruna bağlı özel
bir bağlılıktır. Ayrıca Nakşİbendiyye tarikatının bir başka özelliği de,
bu yolda, sonda elde edilecek makamın, işin başında elde edilmesidir.
Çünkü Şah-ı Nakşİbend,'Biz sonu, öne aldık" buyurur. Tarikatte nihai
gaye Hakk'a vuslattır, onun da dereceleri vardır. Nakşî mensupları yolun
başında vuslattan nasib alırlar.
—
Cenab-ı
Peygamber (s a) buyurur ki "Alimler, Peygamberlerin varisleridir".
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Evet, iki tür ilim bırakmışlardır. "Ahkam ilmi, esrar ilmi".
Peygamber varisi olmaya layık olan kimse, peygamberlerin bu iki ilmine
de varis olur. Sadece birine varis olmak yetmez. Çünkü mirasçı, ölenin
herşeyine varis olur. Mûrisin, bıraktıklarından bazılarına varis olup
bazılarına olmaması, söz konusu olamaz. Hz Peygamber (sav) bir başka
hadislerinde "Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarının peygamberleri
gibidir" buyurmuştur. Burada geçen alim, Hz Peygamber'in her iki
mirasına da varis olandır.
—
Peki,
üstadım, sırlara dair ilimler hakkında ne buyurursunuz?
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—Sırlara dair ilimler, manevi sarhoşluk denilen "sekr" halinde
söylenen vahdet-i vücud, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görme gibi
duygular ve bilgiler değildir. Sehv, yani ayıklık halindeki keşf ve
ilhamlardır. Kalbin tasfiyesi (temizlenmesi); İslâma uymakla,
sünnetlere yapışmakla, bid'atlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen
şeylerden sakınmakla olur. Zikr ve mürşidi sevmek bunu kolaylaştırır.
—
Efendim,
dünya ve içindekiler bizi zikrimizden ve ukbâdan alıkoymaktadır. Bu
durumda dünyaya karşı nasıl bir halde bulunmak bizim felâhımıza vesile
olabilir?
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Dünyâyı maksad edinmemeli. Dünyâ, nefsin arzularına
yardımcıdır. Dünyâ ve âhiret bir arada olmaz. Dünyâya düşkün olmak,
günahların başıdır. Dünyâya düşkün olanlar âhirette zarar görür. Dünyâya
düşkün olmamanın ilâcı, İslâma uymaktır. Bu zamanda dünyâyı terk etmek
çok zordur. Dünyâyı terk lâzımdır. Hakîkaten terk edemeyen, hükmen terk
etmelidir ki, âhirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük
nîmettir. Bu da, yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dînin
hudûdundan dışarıya taşmamakla olur. Dünyâyı terk etmek iki türlüdür;
birincisi, mübahların, zarûret mikdârından fazlasını terktir. Bu çok
iyidir. İkincisi, haramları ve şüphelileri terkedip yalnız mübahları
kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.
—
Muhterem
efendim, malum-i âlinizdir ki vakit elimizden bir çırpıda akıp
gitmektedir. Biz dünyaya sırtımızı dönsek bile o bizim paçamıza
dolanmaktadır.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Dünyânın
vefâsızlıkta eşi yoktur. Dünyâyı isteyenler de, alçaklıkta ve bahillikte
(cimrilikte) meşhûrdur. Azîz ömrünü, bu vefâsızın ve değersizin peşinde
harcayanlara yazıklar ve korkular olsun. Gençlik çağının kıymetini
biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslâmı öğreniniz ve bu bilgilere
uygun yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun
ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. Vakit çok kıymetlidir.
Kıymetli şeyler için kullanmak lâzımdır. İşlerin en kıymetlisi sâhibine
hizmet etmektir. Yâni Allah'a ibâdet ve tâat etmektir. Gençlik zamânında
dînin emirlerine uymak, dünyâ ve âhiret nîmetlerinin en üstünüdür.
Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı)
kıyâmet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun!
—
Nur-u aynım
Efendim, gönül her vakit zikrin ve tefekkürün selim bahçelerinde sakin
olamıyor?
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— İhsân sâhibinin kapısı çalınınca açılır. İbâdetlerin hepsini
kendinde toplayan ve insanı Allah'a en çok yaklaştıran şey namazdır.
Gönül dalgınlığının ilâcı; gönlünü Allah'a vermiş olanların sohbetidir.
Ancak, Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebeb olmayınız! Her
işinizin İslâm'a uygun olması için, Allah'a yalvarınız.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır:
—
İmâm-ı
Rabbânî hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada
huzûruna çıkıp, birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin
istedim. Şöyle buyurdular:
—
Birkaç gün
dur!
—
Hemen gidip,
döneceğim.
—
Birkaç gün
sabret!
—
Gidip en kısa
zamanda huzûrunuza döneceğim.
—
Sen nerede,
biz nerede, ilkbahar nerede?
Bu sözünden birkaç gün sonra vefât etti.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri vefât etmeden altı ay önce, Şâban ayının on
beşinci gecesi olan "Berât kandili" gecesini, kendi husûsî odasında ihyâ
eyledi. O gece yarısı, kıymetli hanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı
dedi ki:
—
Bu gece
ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kimbilir Allahü teâlâ
kimin defterine ölecek ve kimin defterine yaşayacak! diye kaydetti.
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
—
Niçin
tereddüt ve şüphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyâda yaşayacaklar
sahifesinden silindiğini görenin hâli nice olur?
Bunu söyleyince, esrâr yatağı olan kalbinden bir âh çekti. Böylece
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, o sene vefât edeceğine işâret buyurmuşlardı.
Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden,
yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu gördü:
—
Bütün bu
hayratlar, belâların giderilmesi için midir?
İmâm-ı Rabbâni Hz.:
— Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum.
İmâmı Rabbânî Hz. M.1625 H. 1034 senesinde vefat etti. Rasûlullah
efendimizin vefât ayı olan Rebîülevvel ayının ilk gecesi, Rasûlullah
efendimizin huzûruna, 63 yaşındayken kavuştu.
İmâm-ı Rabbânî Hz.nin cenâze namazını, oğlu Hâce Muhammed Saîd kıldırdı.
Serhend'de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan pâdişâhı
Şâh-ı Zamân, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.
Vefât haberi, sevenlerini çok üzdü. Vefâtı üzerine şiirler yazılmış ve
pekçok târih düşürülmüştür.
Hindistan'da yetişen en büyük velî ve âlim İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i
elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî Hz.. Âriflerin ışığı, velîlerin
önderi, İslâmın bekçisi, müslümanların baştâcı, müceddid, müctehid ve
İslâm âlimlerinin gözbebeği.
İnsanların îtikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmelerini,
öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü
teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine
"Silsile-i âliyye" denilen İslâm âlimlerinin yirmi dördüncüsü.
Büyük evlatlarından Hâlid-i Bağdâdi Hz., şiiriyle istimdat kapısını
çalıyor… Amin deyiniz azizler. Mümkündür ki Halid-i Bağdadi’nin
yalvarışının hürmetine sema kapıları bize de açılır:
Kaynakça:
Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri
Arifler Silsilesi
Altın Silsile
NFK 33
Mektubat
 |
|
|