İhlâsı
da ameli de Hz. Ali’den öğren!
Allah’ın arslanını hileden Huda’dan münezzeh bil!
Değil mi ki sen o bilgi şehrinin kapısısın
Değil mi ki bilim güneşinin ışığısın!
Hz. Mevlana
Cihanın ulu kahramanı, Allah’ın yenilmez aslanı, evliyalar sultanı
Hazreti Ali Efendimiz, doğumlarının 829. yıldönümünde 26 Ağustos
2007 tarihinde AKRA FM’de özel yayın akışıyla anıldı.
“Ey Ehl-i Beyt! Allah, sizden ancak kiri (günahı) gidermek ve sizi
tertemiz yapmak ister.”
(Ahzab
Suresi, ayet 33)
Allahu Teâlâ’yı
seven kimse, elbette O’nun sevdiklerini de sever. Önce Allah’ın
Habibi Hz. Rasûlullah’ı (s.a.v) sever. Sonra ona ait olan,
ondan sayılan, onunla anılan her şeyi sever. Sevmesi de gerekir.
Bunların başında Ehl-i Beyt gelir.
Ehl-i Beyt,
Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır.
Mü’minlerin anneleri, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin (R.Anhüm), Ehl-i Beyt’in şerefli ferdleridir.
(Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)
Rasûlullah
(s.a.v) Efendimizin şerefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin
vasıtasıyla devam ettiği için onların kıyamete kadar gelecek olan
evlâtları da Ehl-i Beyt’in birer parçasıdır. Onları sevmek her
mü’minin vazifesidir. Bu sevgi çok şerefli ve gereklidir. Kalbinde
azıcık Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasûlullah’ın
sevgisinde yalancıdır.
Aşağıdaki ayet
ve hadislerde görüleceği üzere, Hz. Rasûlullah’ın kendisine tâbi
olan amcaları ve onların çocukları da Ehl-i Beyt’ten sayılmıştır.
(Bkz: Ibn Atıyye, el-Muharraru’l-Veciz, IV, 384. (Beyrut, 1993)
Allah Teâlâ, Hz.
Resûlüllah (s.a.v) Efendimiz’in ehl-i beytini bizzat Kur’an’da
zikretmiş ve onlara şu şekilde iltifatta bulunmuştur:
“Ey Peygamber
hanımları! Namazı kılın, zekâtı verin; Allah’a ve Resûlü’ne itaat
edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi
tertemiz yapmak istiyor.”
(Ahzab/33)
Ümmü Seleme
validemiz (R. Anha) demiştir ki; “Bu âyet-i kerime benim evimde
indi. Hz Rasûlullah (s.a.v); Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i
çağırdı. Onları Hayber yapımı geniş bir elbisenin altına topladı,
kendisi de içine girdi ve ‘İşte bunlar benim ehl-i beytimdir’
buyurdu. Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve;
‘Allah’ım!
Onlardan kötülükleri gider. Onları tertemiz et!’ diye dua etti. Ben:
‘Yâ Resûlüllah, ben Ehl-i Beyt’ten değil miyim?’ dedim. Hz.
Resûlüllah,
‘Sen benim
ehlimsin. Sen zaten hayır içindesin’ buyurdu.”
( Taberî,
Câmiü’l-Beyân, Cüz: XXII, Shf:7; Ibnu Kesir, Tefsir, VI, 412-413.)
Peygamber
Efendimiz, Ashâb-ı kirâmı ve ümmetim Ehl-i Beyt’in hukukunu iyi
koruma konusunda şiddetle uyarmıştır.
Zeyd b. Erkam
(r.a) anlatıyor: Allah Rasûlü, Mekke ile Medine arasında Hummen
denilen suyun başında bir hutbe verdi. Allah’a hamd, sena ve
zikirden sonra şöyle buyurdu:
“Ey insanlar!
Dikkat ediniz; ben bir beşerim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve
benim ona icabet edip aranızdan gitmem yakındır. Sizlere hukuku ağır
iki kıymetli emanet bırakıyorum. Birincisi Allah’ın Kitabı’dır. Onda
nur ve hidayet vardır. Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılın. Onunla
meşgul olun, onu öğrenin, öğretin; hükümlerini anlayın. İkinci
emanet Ehl-i beytimdir. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı
hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı
hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı
hatırlatırım.”
|
HZ. ALİ (R.A.)
ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI |
•
Hadisler Deryası Hz.
Ali Özel Sohbeti
Merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 4 Haziran1995
tarihinde İskenderpaşa Camii’nde yaptıkları “Ehl-i Beytin
Üstünlüğü, Hz. Ali ve Evlatları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” konulu
sohbet dinleyicinin istifadesine sunuluyor. |
 |
•
Hz. Ali Özel Sohbeti
Merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 15 Nisan
1994
tarihinde verdikleri “Hz. Ali, Sevenleri ve Alevilik” konulu
konferansı dinleyicinin istifadesine sunuluyor. |
 |
•
Son Peygamber, Hz. Ali Özel
Dr.
Hür Mahmut Yücer’in ev sahipliğinde Marmara Üniversitesi Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Abdülaziz Hatip’in konuk olduğu söyleşi
programında “Peygamber Efendimizin Hz. Ali ile Olan İlişkisi”
anlatılıyor. |
 |
 |
•
Hz. Ali Efendimizden Tavsiyeler
Hasip
Sönmez’in derleyip Emrullah Uzun’un seslendirdiği programda Hz.
Ali Efendimizin devlet adamlarına tavsiyeler başta olmak üzere
çeşitli veciz sözlerine yer veriliyor. |
 |
 |
•
Divan-ı Aşk, Hz. Ali Özel
Hilal
Küçük Özdamar’ın hazırlayıp Timur Çayır’ın seslendirdiği programda
eh-i beyt şiir ve kasideleri anlatılıyor. |
 |
 |
•
Hz. Ali Özel Belgeseli
Hasip
Sönmez’in hazırlayıp Erol Eren’in seslendirdiği programda Hz. Ali
Efendimizin hayatı, Peygamber (S.A.S) Efendimiz ile bağı
anlatılıyor. |
 |
 |
•
Tarihten İzler, Hz. Ali Özel
Programda
Hz. Ali (r.a.) Efendimizin hayatı kronolojik olarak dinleyicilere
aktarılıyor. |
 |
 |

HZ. ALİ ve
ALEVÎLİK
Alevîlik konusunun bizim için büyük sosyal önemi bulunmaktadır. Ben
Alevîliği aktüalite ifadesi olarak almıyorum, Hz. Ali Efendimiz’e
mensûbiyet olarak değerlendiriyorum. Önemli bir konudur. Bu konuda
ilme ve araştırmaya dayalı, selâhiyetli, sağlam bilgiler konuşulmaya
başlanmalıdır, diye düşünüyorum. Bunun memleketimize, halkımıza
fayda sağlayacağını, mutluluk getireceğini düşünüyorum. Onun için
bunu yapmalıyız.
Ayrıca
tasavvuf yönünden de bizim Nakşî tarikatının ilk ismi bir rivayete
göre zikr-i hafîyi tercih etmiş bir yol olarak Ebû Bekir es-Sıddîk
Efendimiz’dir ama silsilemizin bir kolu da Hz. Ali Efendimiz’e,
oradan Peygamber Efendimiz’e bağlanır.
Binâenaleyh,
Peygamber Efendimiz’in, Hz. Ali Efendimiz’in, Fâtıma Validemiz’in -rıdvânu’llâhi
aleyhim ecmaîn- evlâdı olan bütün imamlar, tasavvuf yönünden de
bizim samimî olarak bağlandığımız kimselerdir.
Ülkemizde bu ismi alan hatırlı ve önemli bir zümre, kalabalık bir
grup var... Alevî demek, aslında “Hz. Ali Efendimiz’e
mensup olan” demektir. Bir kelimenin sonuna böyle “î”
getirilince Arapça’da, mensubiyet ifade eder. İstanbul’a mensup
anlamında İstanbulî, Konya’ya mensup anlamında Konevî, Mekke’ye
mensup anlamında da Mekkî denildiği gibi… Buna ism-i nisbe derler
ama anlam çok açık: “Hz. Ali Efendimiz’e mensup olan...” Bu
mensubiyet, gönül, sevgi ve inanç bağı olarak mensup olan demek...
Bu güzel bir şeydir. Çünkü Hz. Ali Efendimiz çok mübarek, çok
muhterem bir kimsedir.
Bu söz
bazı kimseler için bir iftihar bazı kimseler için de bir kuşku
vesilesidir. “Ha, bu Alevî mi?..” filân diye, bir tereddüt
vesilesidir. Hatta bazen bir soğukluk vesilesidir. Bunların
çözülmesi, konuşulması lâzım!.. Gazetelerde tefrikalar, resimler
neşrediliyor.
Hacı Bektâş-ı Velî
hazretlerinin hayatı ve eserleri üzerinde çalışma yapmıştım. Çünkü o
da çok sevilen bir insan... Kendilerine Bektâşî denilen taraftarları
var. Bizimle de ilgisi var. Nakşî tarikatından feyz almış, o da
Nakşî hulefâsından... Hâcegâniyye’ye bağlı, Abdülhâlik-i Gucdüvânî
Efendimiz’in yetiştirdiği bir derviş...
Hacı
Bektâş-ı Velî üzerinde herkes çalışmış. Avrupalılar çalışmış,
Türkiye’den çalışanlar olmuş. Ama ben meseleyi bir edebiyat
tarihçisi olarak aldım. Hacı Bektâş-ı Velî’nin eserlerini
kütüphanelerde aradım. El yazması eserler üzerinde çalıştım. Hacı
Bektâş-ı Velî hazretlerinin türbesine, dergâhına gittim, kitâbeler
üzerinde çalıştım, araştırmalar yaptım. Anadolu’nun kütüphanelerini
taradım. Avrupalılar’ın ve yerli araştırıcıların bilmediği,
bulmadığı malzemeleri buldum.
Hz. Ali
Efendimiz hakkında kısa bir özetleme yapmamız gerekirse:
Hz. Ali
Efendimiz milâdî 598 yılında doğmuş; babası Ebû Tâlib Peygamber
Efendimiz’in amcası ve onu himayesine alarak çok yardım etmiş olan
bir kimse... Başkaları düşmanlık yaptığı zaman, onu korumuş ve
kollamış olan bir kimse...
Ebû
Tâlib’in pek çok çocuğu varmış; Hz. Ali Efendimiz de onlardan
birisi... Peygamber Efendimiz de çok vefalı, çok ince düşünen, çok
merhametli ve çok sâdık bir insan… Tabii her şeyi güzel, her şeyi
örnek de akrabalarıyla ve kendisine yardımı olan insanlarla ilişkisi
ömrünün sonuna kadar çok muntazam bir şekilde devam etmiş olan bir
insan...
Ebû Tâlib’in yanına
gitmişler;
“Evlâd ü
iyâliniz çok, ev kalabalık... Yardımcı olalım…” demişler.
Neticede Hz. Ali Efendimiz küçük bir çocukken, Peygamber Efendimiz
alıyor. Bir taraftan amcasına vefa borcunu ödüyor; amcası ona
bakmıştı, o da amcasının çocuğuna bakıyor. Ama bir taraftan da bu
Hz. Ali Efendimiz için çok büyük bir şeref... Peygamber Efendimiz’in
erkek evlâdı yok ama âdetâ evlât gibi onun yanında büyümüş bir insan
Hz. Ali Efendimiz.
Tabii
Peygamber Efendimiz’in aslında yeğeni ama evlât gibi yanında büyümüş
ve Medîne-i Münevvere’ye hicret ettikten bir sene sonra kızı
Fâtımatü’z-Zehrâ ile evlenmek şerefine ererek Peygamberimiz’in
damadı olmuş. Peygamber Efendimiz’in sülâlesinin bu günlere kadar
dallanıp, şecere-i nesl-i pâk-i Muhammedî’nin buraya kadar ve ilâ
âhiri’l-eyyâm devam etmesine vesile olmuş bir menba oluyor Hz. Ali
Efendimiz...
Kendisi
esmerce, sağlam vücutlu bir zât-ı muhterem olup, son derece cesur
olduğu, kahraman olduğu ve Bedir, Uhud, Hendek harpleri dahil hemen
hemen, -eğer Peygamber Efendimiz başka görevle görevlendirmemiş ise-
bütün savaşlarda bulunmuş ve çok üstün başarılar sağlamış bir insan
olduğu ortada olan bir kimsedir.
Hayber
gazası sırasında, Hayber kalesi kuşatıldığı zaman, Peygamber
Efendimiz;
“Bu sancağ-ı şerîfi yarın öğle vakti Hayber kalesine
hücum etsin ve onu fethetsin diye öyle bir şahsın eline vereceğim ki
o Allah’ı sever, Allah onu sever.” buyuruyor. Gece vakti bu sözü
söylüyor. Herkeste bir merak;
“Acabâ
yarın Peygamber Efendimiz bu mübarek sancağını kime verecek?..”
Allah’ı seven sahabe-i kiram ama Allah tarafından da sevildiği
Peygamber Efendimiz tarafından tastik edilen kimse... Kim acaba
bu?..
Hz.
Ömer;
“Ömrümde
hiç bir şeyi bu kadar arzu etmemiştim. ‘Yarın bu sancağı Peygamber
Efendimiz bana verse’ diye o kadar arzu ettim ki...” diyor.
Sonra
ertesi gün olunca, Peygamber Efendimiz ashabına şöyle nazar eylemiş.
Herkes, “Ben daha iyi görüneyim de beni seçsin!” diye biraz
doğrulmuş. Bakınmış, bakınmış Peygamber Efendimiz, içlerinden
birisini seçmemiş. Diyor ki:
“Ali
nerde?..”
“Yâ
Resûlallah! Gözünde muazzam bir ağrı çıktı. Gözü ağrıyor, çadırda
yatıyor, hasta...” diyorlar.
“Çağırın
onu bana!” diyor.
Çağırıyorlar. Mübarek gözlerini meshediyor. Ağrısı geçiyor. Sancağı
ona teslim ediyor. Peygamber Efendimiz’in tastiki ile Allah
tarafından sevilmiş bir insan olduğu böylece görülmüş oluyor. Hz.
Ali Efendimiz Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen bir mübarek
zât.
Hz.
Ali Efendimiz de Aşere-i Mübeşşere’den, hayatında cennetle
müjdelenmiş bir kimse...
İslâm’ı ilk
kabul eden şahısların dördüncüsüdür. Çocuk olduğu halde İslâm’ı
kabul eden, namaz kılmaya başlayan kimsedir. O hususta da çok
hadîs-i şerîf var... Çocukluğundan beri İslâm’a bağlı olarak
yetişmiş insandır. Çok büyük bir sevaba nâil oluyor ve Arş-ı âlânın
gölgesinde gölgelenip cennete giriyor. Çocukluğundan beri İslâm
içinde yetişip, gelişip hayatını böyle tamamlayan bir insan olduğu
için, Hz. Ali Efendimiz bu bakımdan da özel ve önemli bir zât-ı
muhterem...
Halifelerin de
dördüncüsüdür. İlk müslüman olanların dördüncüsü, râşid olan
halifelerin de dördüncüsü... 654 Hicrî tarihinde halife oldu ve 661
yılında İbni Mülcem adında bir Haricî tarafından şehit edildi. Şehit
edilmek de sıradan bir ölüm değil, o da cennetlik olma alâmeti...
Onun için, şehâdet şerbetini de içmiş bir mübârek zât Hz. Ali
Efendimiz...
Son
derece edîb bir insandır. Onun, Mısır’daki komutanı Mâlik b. Eşter’e
gönderdiği bir muhteşem mektubu var. Onun da edebî ve fikrî
değerinin ne kadar yüksek olduğu o zaman görülecektir.
Son
derece fasîh ve belîğ bir insandır. Onun için bu kitabın başındaki
girişte de şöyle zikredilmiş:
“Emîrü’l-mü’minîn ve seyyidü’l-büleğâ...” “Beliğ insanların da
önderi, efendisi...” Gerçekten de nüktesi var, zerafeti
var, belâğati var, fesâhati var; öyle bir insan... Allah şefaatine
erdirsin!..
Kendisinin en çok sevdiği künyesi Ebû Turâb’dır. “Toprak
babası” demektir. Çünkü bir keresinde evde biraz toz pembe,
şeker renkli bir şeyler olmuş. Evden kalkmış, mescide gelmiş. Oraya
uzanmış. Peygamber Efendimiz de eve gittiği zaman kızı Fâtımatü’z-Zehrâ’ya...
Onun da cennetlik olduğu Peygamber Efendimiz tarafından
müjdelenmiştir. Bellidir, cennet hatunlarındandır.
“Kızım, Ali nerede?..” deyince;
“Baba, biraz aramızda konuşmalar oldu, asabileşti kalktı gitti.”
demiş.
Mescide
gitmiş, uzanmış, orada uyumuş. Peygamber Efendimiz yanına gittiği
zaman:
“Kalk ey Ebû Turâb!..” demiş. Biraz böyle yatıp topraklandığı
için, “Ey toprak babası, kalk!” demiş. Artık o latife yollu
bir iltifat olduğu için, Hz. Ali Efendimiz’in en çok sevdiği
lakaplardan biridir.
Bir
lakabı da “Esedullah”’tır. Esedullah, “Allah’ın arslanı”
demektir.
Yine
Araplar’ın arslana verdikleri bir başka isim var, o da Haydar’dır.
Onun için Hz. Ali Efendimiz’in bir sıfatı da Haydar’dır. Hatta bazen
“Haydar-ı Kerrâr” derler. Kerrâr, “düşmana tekrar tekrar
hamle yapan” demektir. Öyle bir arslan ki tekrar tekrar, üst
üste ileriye doğru hücum ediyor. Savaşta kerrârlık önemli...
Osmanlı
ordusu mensuplarının hepsi Hz. Ali Efendimiz’in dervişânıdır, onun
hayranıdır. Onlar, savaştan kaçmak büyük günah olduğundan, bir
taraftan da Hz. Ali Efendimiz Haydar-ı Kerrâr olduğundan, firar
edici değil de öne doğru saldıran, kükreyen bir arslan gibi
olduğundan direnmişler ve savaşmışlardır.
Şâh-ı Merdân’dır. Merd, Farsça “adam”; merdân da, “adamlar”
demektir. Farsça’da çoğul takısı “ân” oluyor; zen “kadın”, zenân
“kadınlar” demektir. Şâh-ı Merdân, “mert insanların şâhı,
mertlerin şâhı, mertlerin en önde geleni, mertlerin en üstünü”
mânasına geliyor.
Bir de
bununla müseccâ “Şîr-i Yezdân” tabiri vardır. Şîr, “arslan”,
Yezdân da, “Allah” yerine kullanılan bir kelimedir. Şîr-i Yezdân,
Esedullah’ın Farsça’sıdır; “Allah’ın arslanı” demektir.
Şîr-i
Yezdân, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Ebû Turâb, Aliyyü’l-Murtezâ...
İşte sıfatları bunlar.
Şâh-ı Velâyet’tir. Çünkü evliyâlık mertebelerinin yüksek
noktalarındadır.
“Salih insanların anıldığı yere Allah’ın rahmeti iner.”
buyuruluyor.
Onun
için sanıyorum, böyle bir cennetlik, mübarek, sâlih büyüğümüzün
hayatının ve mübarek fasih, beliğ sözlerinin anlatıldığı yere de
Allah’ın rahmeti inecektir. Üstümüze, gönlümüze, kalbimize, içimize,
dışımıza... Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil eylesin...
Prof. Dr.
Mahmud Es'ad Coşan
