İmtisâl-i câhidû fi'llâh olupdur niyyetim
Dîn-i İslâm'ın mücerred gayretidir gayretim

Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile
Ehl-i küfrü ser-te-ser kahreylemekdir niyyetim

Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim
Lutf-ı Hak'dandır hemân ümmîd-i feth u nusretim

Nefs ü mâl ile n'ola kılsam cihanda ictihad
Hamdü lillâh var gazâya sad hezâran rağbetim

Ey Mehemmed mu'cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile
Umaram galib ola a'dâ-yı dîne devletim

Kendisiyle maddi ve manevi bağlarla irtibatlı olduğumuz, ruh ve mana alemimize olduğu kadar, gönül ve fikir dünyamıza da renk, zevk ve şevk veren Fatih Sultan Mehmed Han’ı, İstanbul’un Fethinin 555. Şeref yılında gururla dolu olarak, rahmet ve hürmetle anıyoruz.


Milletlerin tarihinde büyük işler başarmış, yüce zaferler kazanmış, devletler kurup yıkmış, medeniyetler yükseltmiş, izler bırakmış hükümdarlar arasında Osmanlı Sultanları kadar adlarına abide dikilmeğe ihtiyaç bırakmayanı çok azdır. Zira onlar bugünkü memleketimiz sınırları içinde ve önceki memleketimiz sayılan sınırlarımız dışındaki topraklarda, kendilerinden izler, isimler ve kanlar taşıyan beldelerde, minareleri gökleri delen nice camiler, milletlerin fikrine nüfuz eden sağlam temelli medreseler, toprak üstünde görünse de gönülleri şad ile inşa edilen tekkeler, gelen geçeni değil durup bakanı dahi hoşnûd eden kervansaraylar serperek unutulmaz olmuşlardır.

Daima, beyaz bir atın üstünde, köpüklü denizleri bile ürperten şimşekli atılışı ile hayallerimizi süsleyen, asil şahin bakışlı, insan güzeli haliyle Fatih Sultan Mehmed Osmanlı Tarihinin ilelebet ayakta kalacak en heybetli abidesidir. Onu cihan nazarında Fatih yapan, serdarlığı, tacı, tahtı, ordusu, ülkesi, dostları düşmanları mıydı? Hem serdar hem hükümdar, hem sanatkar hem şair, hem mutasavvıf hem bilgin olan Şarkın bu büyük evladı hangi yollardan geçerek, sahip olduğu muhakeme, muvazene, ruhi ve maddi ahenge vasıl oldu?

Bir milletin tarihi içinde önemli yer edinmiş bir şahsı anlatırken, onu milletine milleti de ona bağlayan unsurları gözden kaçırmamak gerekir. Bu ikisi adeta aşık ve maşuk gibi birbirlerine bağlıdırlar. Yaşadıkları zamanın ve zamanenin istidat ve talebi ne ise, o topluluğun merkezinde duran kişi, ister komutan, ister hükümdar, başkan, önder, ister lider olsun; bu talebe ve ihtiyaca cevap verecek durumda olur. Zira topluluk bilinçli yahut bilinçsiz olarak o talebe yönelir ve ardına düşer. Toplumları, milletleri çekip götüren merkez şahsiyetler ise, mevcut bulunan talep ve istidadı çözümleyerek ona iade eder. Hazret-i Peygamber (sav) bu durumu; “Sizi idare edenlerle sizin amelleriniz arasında bir bağ vardır” diyerek izah eder. Öyleyse, kahramanlar, yüce şahsiyetler, hüdayi nabit kimseler olmaktan ziyade bizzat toplumların, milletlerin verimi ve neticesidir. Onları büyük olmaya iten, büyük ve önemli kararlar alıp uygulatan saiklerin ilk sırasında milletlerin fikirlerinin, ideallerinin, emel ve gayelerinin büyüklüğü gelmektedir. Belli ki önünde Kayser’leri devirmek, Kisra’ları alaşağı etmek, Kostantinapol’ü taht-gâh edinmek hedefi olan bir milletin gayr-i tabi neticesi Fatih gibi muazzam bir şahsiyet olmuştur. Fatih’in şahsında, kazandığı zaferlerin büyüklüğünde ve dünyayı kuşatan tesirlerinde asıl ve en önemlisi bu büyük emel ve ideali görmek gerekir.

Şimdi de asırlarca sinelerde beslenen, büyütülen ve nice dimağlarda şekillenip, nice bileklerde talimi yapılmış büyük fetihlerin Fatih’ini tanıyalım ki bir şahısta şekillenen Peygamber hedefinin onda ne türlü değişimlere yol açtığını, büyük emellerin hangi insanları mesken edindiğini kavrayalım.

Yeryüzünün ender rastladığı fikir ve eylem adamı Fatih, Osman bey, Orhan bey, 1.Murad, Yıldırım Bayezid, 1.Mehmed ve 2.Murad gibi her biri, herhangi bir milletin tarihinde tek başına şeref sayılacak, ulu hükümdarlar ve cihangirler serisinin asil evladıydı.[1] Onun ailesi, Türk-Oğuz kavminin, Kayıhanlı kabilesinin, Karakeçili aşiretinin asırlar süren tekâmülünden meydana gelmiş Osmanlı ailesidir. 30 mart 1432 tarihinde bir Pazar günü Edirne’de, seher vaktinde dünyaya geldi. 2. Murad’ın 4. oğludur. Babası Sultan 2.Murad. Osmanlı tezkirecileri 2. Murad Han hakkında çok söz söylerler “Şi’re ve şuaraya kadir ve rağbet veren bunlardır; lakin ahd-ı hümayunlarında bu fen kemal derecede rağbet ve revaç bulmuştur”[2].. “Bizzat kendi latif tab’ı şi’re meyyal ve nükte söyleyicilerin yEarı olup haftada iki gün âlim ve şairleri divanında toplayıp ilmi mubaheseler ederek ve şairlerin münazara ve minakaşalarını dinleyerek, ‘ehl-i kemalin cevheri ancak itibar ile parlayıp açılır’ der ve istidat erbabına riayet ve her birinin hatırını ve gönlünü ihsan ve ikramla ümidlerinden fazla mamur ve mesrur ederdi.” [3]

Aşık Çelebi ise padişahın ilmi ve edebi hayatını vukuflu dili ile uzun uzun anlattıktan sonra, ilim ve sanat meş’alesinin onun tutuşturduğu ışıkla parladığını, namına kitaplar yazıldığı hükmünde karar ederek ilim ve sanata gösterdiği alaka ve saygıyı beyan eder. [4] Esasında o, Osmanlı hanedanı içinde ilk şair hükümdardır. İkinci Murad aynı zamanda samimi bir mutasavvıf kimliğini de haizdi. Buharalı alim ve mutasavvıf Emir  Sultan Hz.nin sohbeti ve muhabbeti bereketiyle yüklenmiş bulunduğu büyük sorumlulukların altından büyük bir gönül adamı olmak marifeti ile de kalkabilmiştir. Aynı zamanda Hacı Bayram-ı Veli hz. İle de teması manevi terakkisi üzerinde etkiden hali kalmamıştır.[5] Tarihin şahadetiyle sabittir ki devleti luzumsuz maceralara sürüklememiş, tedbirli, dirayetli idareciliğinin semeresi onu bilgide olduğu gibi siyasette de zaferden zafere götürmüştür.[6]

Aşıkpaşazade “Bu gazalar ve maceralar cemi’ ânın hali, kaali ve ef’alini ben derviş Ahmed Aşıki her birini gördüm, bildim, intisar etdim. Zira bunların ef’alinin ve akvalinin beyanı vakfolunmaya kabil değildür.. Ol dahi imaretler yaptı ve her yıl 3500 flori Kudüs-i Şerife Halil’ür Rahman’a ve Medine-i Resule Ve Kabetullah’a gönderdi ve her yıl kendinin adeti bu idi kim, olduğu şehirde bin flori seyyidlere kendi mübarek eliyle ulaştırırdı ve her şehirde kim olurdu, atası dedesi.. akçe ulaştırırdı.” der. [7]

Vasiyetnamesinden öğreniyoruz ki doksan beş akçeye aldığı, yanı delikli, bir miskalden biraz fazlaca bir yakut yüzüğü var. “Helal malımdır, ben ölünce satıp tükeninceye kadar kabrim üzerinde Kur’an okuyanlara verilecek” diyor. Demek ki sahip ola ola bir yüzüğe malik olabilmiş.[8] Dünya malına rağbeti olmayan, nesi olduysa hepsini millete bırakmış, şanı hala bilinen, sevilen ve sayılan, okunan Fatihaları bu sebepten henüz kesilmemiş Sultan 2.Murad Han. Annesi Hüma Hatundur. Bazı kaynaklar onun İsfendiyaroğlu İbrahim beyin kızı Hatice Halime Hatun olduğunu belirtmektedir. Hüma Hatun, oğlu Mehmed’in saltanatını göremeden vefat etmiş ve Muradiye Camiinin doğusunda bulunan Hatuniye türbesine defnedilmiştir. Pek çok yerde Fatih’in annesi olmakla maruf kişi olarak Sırp Kralı Brankoviç’in kızı olan Mara’nın adı geçer. Mara 2.Murad’ın eşleri arasındadır, fakat Fatih’in annesi değildir. Bu iddiaya Fatih’in kendisine “validem” diye hitap edişi delil gösterilir. Oysa bu hitap, Mara’nın Bizans kralının evlenme teklifini kabul etmeyişi ve fetihten sonra babasının yanından kaçarak İstanbul’a gelişi sebebiyle Sultan Fatih’in kendisine duyduğu derin saygının tezahürüdür. Mara ölünceye kadar kendi dininde kalmıştır. Sultan Fatihi büyütmek dadısı Daye Hatun’a kalmıştır.
Şehzade Mehmed’in eğitimine diğer bütün Osmanlı şehzadeleri gibi çok büyük ehemmiyet verilmiştir. Onun ilk hocalarıyla olan münasebeti meşhurdur. Küçücük bir bedene hapsolunmuş memleketler fatihini zaptetmek müşkil, onu terbiye ile hizaya getirmek ondan daha zorlu idi. Her gelen hocayı aklı ve zeka oyunları ile yıldırıyor, devrin nice üstadları ona bir şeycik öğretemiyordu. Ta ki Molla Gürani gürül gürül gelip, rahle önünde bu küçük oğlanı diz çöktürene dek. Oğlunun mükemmel bir eğitim almasını arzu eden 2.Murad’ın bu yoldaki denemeleri ve gayretleri neticede Osmanlıda bir gelenek halini alacak olan Şehzade Eğitiminde ilk ciddi, disiplinli ve sistemli usulün kurulmasını temin etmiştir. “Osmanlı Şehzadeleri için tahsil çağı beş yaş olarak kabul edilmiştir. Bu bir devlet telakki edildiğinden, ilk derste yüksek ricali hazır bulunur”du.[9] İlk derse Kur’an ile başlayan şehzade böylece Allah adı ve Onun azametini ikrar ve tasdik ederek ölünceye kadar aynı tesirin hükmü altında kalır.

Molla Gürani, dünya bağlarına tevessül etmeyen, cazibelerine kapılmayan, büyük mevkilere göz koymayan, hak ve adaletten ayrılmayan, talebesinin zihni gelişimi kadar ruhi faaliyetlerini de takip eden, müstesna yaradılışlı yüksek bir şahsiyet ve büyük bir alimdi. Fatih, tahta çıkıp ona vezirlik teklif ettiği zaman “bunca beyler vezirlik için çalışırlar, onların ümidlerini kırmak olmaz” diyerek ikbale iltifat etmemiştir. Padişahla karşılaştığı zamanlar asla eğilmez, hatta yediğinin içtiğinin helal olmasına dikkat etmesi hususunda ikazda bulunacak kadar pervasız konuşurdu.

Molla Hüsrev ikinci hocaydı. O da kudretli bir alimdi. İlmi seviyesini devrinin en müşkülpesent alimlerine dahi kabul ettirmişti. İlmi faaliyet sahası pek genişti. Semaniye medreseleri inşa edildiğinde Ali Kuşçu ile birlikte ders programlarını düzenlemişlerdir. İstanbul’un ilk kadısı Molla Hızır beyin vefatı üzerine “İstanbul, Galata ve Üsküdar kadılıklarıyla Ayasofya müderrisliğini aynı zamanda ifa eden Molla Hüsrev’in
[10] “talebesi evinde toplanıp yiyip içtikten sonra o fazilet meydanları şehsüvarının atı önünce yürüyüp medreseye öyle varırlardı. Ders bittikten sonra da hocalarını evine gene aynı merasimle götürürlerdi.” [11]

Fatih’in babasının lehine tahttan feragat ettiği vakit Molla Hüsrev de kazaskerlikten ayrılıp talebesinin ardınca gitmiştir. “Erkân-ı devlet ve âyân-ı saltanat, yıldızlar gibi yerlerinde sabit olup mansıbları hatırı içün Sultan Mehmed Han’la Manisa’ya gitmeği birisi ihtiyar eylemedi. Lakin Molla Hüsrev Sultan Mehmed Han Hazretlerinden ayrılmayup ol Nihal-i bağ-ı saltanata kemal-i mahabbetinden gölge gibi yanından ayrılmadı” [12]

Hocazade Muslihüddin Mustafa, büyük deha Fatihi yetiştiren hocaların üçüncüsü. Daima en kaliteli en muktedir ilim adamlarından ders almış olan genç şehzadenin bu hocası da devrinin meşhurlarındandır. Ali Tusi Ali kuşçu’ya onun hakkında şöyle demiştir “Orada Hocazade denen bir kimse vardır, onunla hoş geçin. Zira o öyle bir kimsedir ki bütün alemin meçhulü olan şeyler ona malumdur.” [13]

Diğer hocaları Fahreddin-i acemi ve Hoca Hayreddindir ki ikisi de Hızır Çelebi’nin Bursa Sultaniye Medresesinde yetiştirdiği en değerli iki talebesidir. Fatihe ilmi şahsiyet kazandıran alimlerin yanında bir Ak Şemseddin vardır ki onunla arasındaki ilişkiyi, alış ve verişleri izahın hududu ve sonu yoktur. Kim kimi ne zaman bulmuştur, hangisi bir diğerinin yoluna çıkmıştır… Bilinen bir şey vardır ki o da genç hükümdarın karşısında Akşemseddin gibi bir rehber bulması onun en büyük talihidir. Biri en sağlam yol gösterici, diğeri ise hem görücü, hem gösterici hem de işleyiciydi. Biri fikirleri tarihte az bulunur verimlilikte bir tarlaya ekiyor, diğeri aldığı eşsiz bakımın semeresini veriyor, emek sahiplerinin yüzünü ak ediyor, hem fikri alıyor hem de onu fiillinde geliştirip cihana arz ediyordu.

Geleceğin sultanı olacak şehzadeler, eğitimlerini uygulamalı olarak devam ettirirler, çeşitli sancaklara vali tayin edilirlerdi. Küçük bir devleti idare etmek manasına gelen bu valilik görevlerinde şehzadelere fehametlü, dirayetlü, selahiyetlü ve dahi hünerli Lala’lar refakat eder, yüksek has’larla donanmış şehzadelerin her anını tedkik ederlerdi. Her ne kadar şehzade kendi tuğrasını yani imzasını hüküm ve beratlara çekebiliyor, kendi divanını toplayabiliyorsa da her belgenin bir nüshası merkeze gönderilir ve takip edilirdi. Bu görev Şehzade Mehmed’e de verildi, 1443 baharında, 11 yaşında iken vali olarak Manisa’ya gönderildi. Yanında iki Lalası Kassapzade Mahmut ve Nişancı Abdullah beyler bulunuyordu. İlk devlet tecrübesini Manisa’da yaşayan Şehzade Mehmed, milletlerarası bir anlaşmaya da bu sıralarda şahid olacaktı. 2.Murad’ın Macar Kralı ve Sırp Despotu ile Edirne’de imzaladığı barış antlaşmasında babasının yanında bulunuyordu. [14]

Erken yaşta tedrise ve terbiyeye başlayan, bir yıllık valilik tecrübesi de göz dolduran Şehzade Mehmed’in yüz ağartan, gönül ferahlatan ilerlemesi derviş ruhlu padişah Sultan 2.Murad’a da hoş geldi. Batıda Sırp ve Macarlarla, doğuda ise Karamanoğlu ile yaptığı antlaşmalarla devleti emniyete aldıktan sonra şehzadesi 12 yaşına geldiğinde hayli zamandır yapmak istediği bir işe cesaret buldu: “Bunca demdir ibadullah için çalışub, İslamı fitnelerden pak ve düşmanın hayatın çâk edüp din ü devlet uğruna makdûru sarfeyledik. Bir müddet dahi hükûmetten el çeküp kûşe-i inzivada pür-huzûr ve âsûde-hâl olmak hatırdan geçer”[15] ”Halkın işleri içün Halık’ın zikrinden uzak olmak akıl erbabı indinde makbul değildür”[16] diyerek saltanat yükünü oğluna tevdi etti ve Bursa zahidan arasında tezekkür ve tefekküre yöneldi. “Ey oğlum, şunu iyice bilesin ki devletin bekası kaba kuvvet, kahramanlık ve güç ile değildir. Akıl, tedbir, sabır, basiret, imtihan ve tecrübe çok önemlidir. Birinci yol her zaman olmadığı gibi mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına işe yaramaz. Büyük başarılar için her ikisini de bir arada yürütmek gerekir. Unutma ecdadımızın zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde kazanılmışsa da gerçekte, akıl, mantık, iman ve sevgi güçleriyle gerçekleşmiştir. Bu dünyada üç türlü insan vardır. Birincisi aklı fikri yerinde, geleceği az çok gören ve düşünen insanlardan oluşur. İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olduğunu bilmekten aciz olanlardır. Ancak bu duruma çevresindeki basiretsizlerin tesiriyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde doğruyu görüp kabul ederler. Üçüncüsü ise ne kendileri bir şeyden haberdardır ne de ikaz ve nasihatlere kulak verirler. Bunlar en tehlikeli olanlarıdır. EY oğul, Yüce Allah seni birinciler arasında yaratmışsa sevinir, Cenab-ı Hakka şükrederim. Yok, eğer ikincilerden isen sana yapılan ikaz ve nasihatlere kulak vermeni tembih ederim. Sakın üçüncü gruba dahil olmayasın! Onlar hem Allah’a hem de halka karşı iyi durumda değildirler.” [17]
Öğütleri ile şehzadesinin üzerinde kuvvetli bir yönlendirici tesire sahip olan 2.Murad, Hacı Bayram-ı Veli’den aldığı müjde ile ona “Mehmed, sen İstanbul’u Ak Şeyhle birlikte alacaksın” telkinleri veriyor, Şehzade ise fiziki olarak hazırlandığı gibi ruhi, fikri ve hissi planda bu ideali olgunlaştırıyordu. Tahta bu ilk çıkışı 2 yıl sürmüş, ciddi ve zorlu bir tecrübe edinmesini temin etmiş, bundan sonraki hayatını, ikinci saltanat dönemini etkileyen değişimlere sebep olmuştur.

Tahta geçen küçük sultanın gücünü küçümseyen düşmanlar harekete geçmiş, Macarlar Karamanoğlunu da yanlarına katıp yeni bir haçlı seferine yeltenmek isteyesilermiş. Paşalar arasındaki rekabet görünür hale gelmiş, halkı dahi korkutup göçe mecbur ediciymiş. Hurufiler ayaklanmış şehri ateşe verip, yangını döktükleri kan ile söndürmeye yeltenmişler imiş. Bunca derde gönül gücü elverse de iktidarı kifayet etmeyen Sultan Çelebi Mehmet, babasını Edirne’ye davete mecbur kaldı.


Bu sırada memleketin halinden muzdarip olan devlet adamları genç Sultanı yine Şehzade Çelebi Mehmet yapmak için 2.Murad Han’a tazyiki elden bırakmıyorlardı. Varna savaşı sırasında düşman cesedlerine bakıp “Ne acep, bu mürdelerin içinde rûzgâr-dide kimse görünmez, demesi üzerine Azeb bey fırsat bulup: İçlerinde iş görmüş pirler olsa idi başlarına bu gelmezdi, diyerek yani Sultan Mehmed’i tıfl-ı sagîr lâyık-ı cülûs-ı serir değildir, diyerek latife ile misal vermiştir. [18]

Meşhur “Eğer saltanat taraf-ı saadetinizde ise mülkünüzü perişan etmek için harekete geçilmiştir. Meselenin önemini arz ve ihbar ederim. Eğer saltanat bende ise ordu başında bulunmanız için padişah emri vardır. Lüzûm-ı itaati tebliğ ve ihbar eylerim” sözü ile iki defa feragat ettiği tahtı teslim almaya gelen 2.Murad hem kendisi hem de şehzadesi için yeni bir dönemi başlatıyordu. Nice taht kavgaları görmüş dünya tarihi, hiçbirinde başa geçmek ve hükmetmek kaygısı olmayan iki sultanın birbirlerine taht ikramına şahid oluyordu. Zira ikisi de başa geçtikleri zaman omuzlarına aldıkları mes’uliyetin icabı üzere adım atan müstesnalardı. [19]


Şehzade Çelebi Mehmed yine Manisa’daydı. Saltanatın zorluklarını ayn-el yakîn gören Fatih, bundan sonra öğreneceklerine çok daha büyük ehemmiyet vermeye başlar. BU dönem 7 yıl sürecektir. Bu dönem boyunca zaman zaman babasının daveti üzerine askeri faaliyetlere katılmış, hatta ordunun bir kısmına komuta etmek görevini de üstlenmiştir. Bu dönem hem şehzade için hem de  Türk milleti için çok faydalı olmuştur. Zira genç veliaht bu zamanda akademik bir hayat yaşamış Arapça ve Farsçayı mükemmelen öğrenmiştir. Bir rivayete göre Latince, Yunanca ve Sırpça da çalışmıştır.
Zağnos Mehmed Paşa, Şehzade Mehmed’e daima şöyle derdi: “Sen Roma’nın varisisin. Tekrar tahta çıktığın gün bu kahraman ordular ile Bizans’a gireceğiz. O beldede beşeriyeti yiyen taunun tohumu var, onu mahvedeceğiz.” Zağnos Paşa yalnız kaldıkları zaman Şehzade Mehmed’e Eflatun’un Muhaverelerini, Plutarque’ın (Plutark) Büyük Adamların hayatını, Sicilyalı Theokritos namında bir Yunanînin rustaî şiirlerini, Sofokles’in oyunlarını, bilhassa Homeros’un İlyada’sını okurdu. [20]
“Mahir üstadlar elinde sür’atle ilerleyen padişah, kendi dilinden gayri beş dil daha konuşur veya anlar hale gelmiş, dünya tarihi ve coğrafyasını iyice öğrenmiş, Şark ve Garp kahramanlarının hayatları onu kahramanlık ve gayret hislerini kamçılamıştır. Astrolojideki hüneri de o zamanın hevesleriyle izah olunabilir[21]. Askeri terbiyesi de devrine göre çok dikkate şayandı. Yunanlı Phranza Padişahı tanıyordu, pek genç olarak tahta çıktığı zaman, ancak yaşlı kimselerde bulunabilecek bir hikmetle doluydu ve mahir kumandan gibi orduyu idare edebilirdi, der.[22]

Eski Yunan’dan tercümeler yaptırarak okumuş, Bizans tarihi ile de ilgilenmiş, hayat ve icraatlarını tedkik etmiş, doğru ve yanlışları tesbit ederek hasmını olabildiğince yakında tanımıştır. Bu etüdler ona, karşı karşıya geldiğinde Bizansın surlarını ve içindekileri ezelden tanıyormuşçasına bilerek davranmayı ve her hamleyi önceden kestirebilecek bir manevra yeteneği kazandırmıştır. Otuz senelik saltanatı sırasında daima başlayacak yeni bir işin planı, bitirilecek bir başka işin endişesi ile yorulmuş, hasılı bir soluğunu bile boş geçirmemiştir.


Bir ada gezisi dönüşü, sırlı bir dervişin ihtarı tesiri ile yatağa düşen Sultan Murad Han yerine oğlunu vekil bırakarak dar-ı bekaya irtihal eyledi. [23] Sene 1451, Şehzade Mehmed ise 19 yaşındadır, düşmanın umduğu gibi zayıf ve ürkek değil, güçlü ve cesaretlidir. Fatih “daha ilk günlerinde, kudretinin şuurunu taşıyan ve istediğini bilen hakiki bir devlet reisi olarak ortaya çıktı ve her şeyden evvel kendi muhitine kendi idealince düzen verdi. Parlak saray hayatına bedel herkesten kıymet istiyor, gözdelere tahammül edemiyordu. Gerçi devletin talihi ve büyüklüğü için yararlılıklar göstermiş emeklileri eski rütbe ve makamlarında bıraktı. Fakat hakikatte bu ihtiyarları siyasi müzakerelerle boşuna vakit geçiren ihtiyatlı ve modası geçmiş bir politikanın mümessilleri olarak uzaklaştırmak ve kendi çapında adamlarla cür’etli ve azimli bir çığır açmak planını taşıyordu. Şark Latinleri yeni Padişahın tabiatındaki itidalden behsetmeye başladılar. Hakikaten yaşayışında, yemesinde, içmesinde, uyumasında, ifrattan ziyade ölçülü bir itidal göze çarpıyor ve seleflerinin alışkanlıklarına aykırı olarak ne saray eğlencelerinden, ne tıflî şakalardan, ne doğan, ne de başka hayvan avlarına heves gösteriyordu.” [24]
Tahta çıkar çıkmaz, kendisi ve milleti hakkında Resulullah (sav) tarafından vad edilen  mutlu müjdeyi yerine getirmek için, kendisine halk tarafından verilmiş Fatih sıfatını kazanmak için harekete geçti. O ataları içinde İstanbul nârına yananların en ateşlisidir. Bu hayali ve emeli önünde kim durursa kazıyıp geçecektir. Besbelli bu piyango Karamanoğlu İbrahim beyin nasibi olacaktır. Adı deyimlere bile konu olmuş Karamanlı İbrahim bey, hiç yerinde durmamış, Osmanoğullarını Murad Han zamanından beri bir at sineğinin rahatsızlığı gibi huzursuz etmiştir. Tahta kurulan genç padişahın içindeki yanardağdan habersiz kendi sonunu hazırlayan Karamanoğlu kaybettiği toprakları geri almak hırsıyla diğer beyleri de ayartmış Osmanlıya karşı kışkırtıyordu. [25] Bileği kadar dili de kuvvetli padişah:
Bizimle saltanat lafın edermiş ol Karamani
Hüda fırsat verirse kara yere karam anı

Diyerek Karamanlıyı kara yere çalmak üzere yola çıktı. Yol boyu karşılaştığı tezahürat ve hasmı üzerine gitmekte bir an tereddüt göstermeyişinden ürken İbrahim bey kızını verip canını kurtarmak pazarlığı ile sulh istedi, kabul gördü. Ordu geri çekildi. Bu oyalanmayı fırsat bilen Bizans ellerinde bulunan Şehzade Orhan’In masraflarını bahis mevzuu etmiş, aba altından sopa göstererek genç Padişahı tahta ortak çıkarmakla tehdit etmişlerdi. Henüz yolda olan Fatih, elçileri suhuletle savmalarını, dönüşte bu işin icabına bakacağını haber gönderdi.
Bu defa İstanbul için yapılan hazırlıklar gözle görülür gelişmelere dönüşüyordu. Boğazkesen Hisarının yapımına Padişah bizzat kendisi katılıyor, sadece nezaret etmekle kalmıyor, yapılacağı yerden kullanılacak malzemeye kadar bizzat tesbit ile inşasında dahi işçilerle birlikte çalışıyordu. Bizans'ın itirazı boşunaydı, kaçınılmaz akıbet yaklaşıyordu. Donanma güçlendiriliyor, mucit padişah yeni toplar döktürüyor, menziller yeniden hesaplanıyor, surlar ölçülüyor, zayıf yerler tesbit ediliyor ve surların arkasından seyreden Bizanslıların gözleri önünde adım adım fetih planlanıyordu.

Fethe mani olmak için elinden gelen her şeyi yapan İmparator Konstantin, dostlarından yardım talebinde bulundu, surları sağlamlaştırdı, kapıların büyük kısmını kapatıp, sur dışındaki ahaliyi  sur içine aldırdı. Çaresiz İstanbul, çaresini bulacağı tarihin gördüğü en adil hükümdarın azmi karşısında teslim oldu. Teslim olan sade surlar değildi. Heybetli Fatih’in karşısında ihtida edip İslam olan sayısız Bizanslı ve din adamı vardı.


İstanbul’u fethetmek suretiyle, milletine dünyanın en güzel beldesiyle ebedi bir vatan kazandıran Fatih’in bu zaferi, onun sadece ilk hizmetiydi. Fatih bu zaferinden sonra Anadolu ve Balkanlar coğrafyasında kazandığı tekrar eden zaferlerle Osmanlı Devletini bir bütün  haline koymuştu. [26]

İsfendiyar Beyliğine son verip Trabzon Rum İmparatorluğunu ortadan kaldırarak ve Kırım’ı Osmanlı tabiyetine alarak Karadeniz’i bir Türk gölü haline koymuş, Otlukbeli’inde Uzun Hasan’ı mağlub ederek devletin Doğudaki şevkini artırmış, Anadolu’da Karamanoğullarıyle, Rumeli’de Balkan devletleriyle savaşarak derin tesirli zaferler kazanmıştı. Bunlarla hem ülkesinin sınırlarını genişletmiş hem de devletin gelecek asırda gerçekleşen üç kıta üzerindeki hâkimiyetinin temellerini atmıştı. [27]


Dünyaya yön veren bir fetihle tarihe geçen büyük bir şahsiyetten söz ederken onun askeri dehasından bahsetmemek mümkün değildir. Fatih'de tezahür eden kılıç-kalem işbirliği onun askerlik hünerine de ışık tutar.  Ordusunu plansız ve düzensiz hareket ettirdiği, gözü kara eylemlere giriştiği, macera peşinde koştuğu, fethettiği beldelerde usulsüz ve kanunsuz iş yaptığı, sebepsiz kan döktüğü görülmüş değildir.  Ecdadının yer  yer ve kısım kısım giriştiği  akınları o sistemli ve planlı fetih akınlarına dönüştürmüştür. Otuz senelik fetih hareketleri, ülkesinin birliğini temin endişesi ile yeryüzüne adalet ve düzen getirme emelini taşır. O, açgözlü işgalciler gibi, beldelere girip kan döküp can alarak, ganimet ve hazineleri katar katar topraklarına götürmeyi hayal dahi etmemiştir. Bilakis bütün ecdadı ve ahvadı gibi Fatih girdiği en küçük toprak parçalarına bile zenginlik, medeniyet, adalet, huzur ve yüksek bir erdem getirmiştir. Dünya öğrenmiş ve bilmiştir ki bu sözüne inanılır, ahdine güvenilir insan, vaat etmişse tutmuş, söz vermişse durmuş, dediğini yapmış, demediğinden kaçmış, mükafatta ve cezalandırmada Hak  sözünü ve hak sesini rehber edinmiştir.[28]

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han olarak isimlendirilen Fatih’in Tuğrası üzerinde yer alan “El muzaffer daima” imzasının gereğini hakkı ile yerine getirebilmesinde, bunca zafer kazanıp devletinin yüzyıllar sürecek akıbetinde derin tesirler icra etmesin maddi ve manevi sebepler aramak icab eder.


Fatih bir iman adamıydı. Şehidler ve gaziler sülalesinden geliyor ve her birinin İstanbul’un fethi ile süslenmiş hayallerini biliyor hatta yaşıyordu. Bu idealin sadece büyük bir imparatorluğun son kalesini çökertmek gibi sıradan bir sebebi yoktu. O ilahi sırlarla dolu Peygamber müjdesinin peşineydi. Bu fikriyat İstanbul’u fethetmekle nihayet bulmayacaktı. O Trabzon’u fethe gittiğinde de, sarp dağları aşıp, ağaçlara dokunmamaya itina göstererek yalın ayak geçtiği ormanlarda düştüğü meşakkatten ötürü sebep soranlara demişti ki: “Garazımız kale fethi değildir. Bu zahmet din yolundadır. Zira bizim elimizde İslam kılıcı vardır. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmez isek bize gazi demek yalan olur” [29]… Hilafetin Osmanlıya geçişine daha çok vardı. Ama Fatih sade bir Müslüman olarak bile Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmakta kudretli ve heybetli bir temsilci olmuştu.

Dünyanın en adil hükümdarlarından biri olmayı başarmış olan Fatih’in insan sevgisi, inanç ve fikirlere gösterdiği müsamaha ve yaşama hakkı, dil özgürlüğü, vicdan hürriyeti tarihte misli görülmemiş ölçüdedir. İslam’ın öz değerleri olan bütün bu özellikler onda en yüksek seviyesine ulaşmıştı. Çünkü İstanbul’un Fatihi kuvvetli bir tasavvufi terbiye almıştı. Hocası büyük mutasavvıf ve alim Akşemseddin Hz.den bin bir rica ile dilediği dizi dibinde oturacak bir mürid olma arzusu hep reddedilmiş, hasret ateşi ile tutuşarak her yönde ve her işte mürşidinin mihenk taşı fikirlerinin rehberliği ile onun memnuniyetini aramıştır. Hicran ile yandığı şu beyitlerinde aşikar olmuştur:


Eğer bülbül gibi her nice feryad u figan etsem
Nasibim nâr-ı mihnetdür benüm ol gül-i zârumdan. 

 
Fatih, zamanı kendisinin olmayan ve kendisini de zamanını da kütleye bağışlamış bulunan bir orta malı idi. [30] Bu haliyle o, mesuliyet sınırları kendisi ile sınırlanmış sıradan bir mürid değildi. Mürşidi onun bu durumunu en güzel açıklayan kişi olmuştur: “Siz bir din adamı değil, din için savaşan bir devlet adamısınız. Memleketimizin ve insanlığın selameti için bir devlet adamı gibi davranmaya mecbursunuz” [31]
Kendi aleyhine, memleketin hayrına bu vaz geçişi onun şahsını aradan çıkarıp yalnız Hak ve halk için yaşadığının ilk ve en kuvvetli delilidir. Fatih’te tasavvuf hayali bir idealizm değil, hayatın bizzat içinde bulunan, ferdi ve sosyal hayatı düzenleyen hukuk ve yürütme otoritesinin ağırlık merkezindeydi. Bu açıdan o kendi hayatını düzenleyen tasavvufi düsturları halkı için de Müslim gayr-i Müslim ayrımı yapmadan yaşanır kılıyordu. Bir cemiyet terbiyecisi olan hükümdar bir odacıkta tek başına elde edeceği lütufları, hükmü altındaki bütün tebasına yayıyordu. “Ben” demeği unutmuş, hep “sen” demiş, kendini silmiş, alem için yaşamıştı.

Genç Fatih babasının kurduğu bir ilim ve irfan meclisinde, esaslı bir tahsil görmüş, devrinin asri terbiyesini aşan geniş ve sağlam bir kültür elde etmişti. Derin bir saygı ile bağlandığı hocalarını hükümdarlık döneminde de civarından ayırmamış, bu irfan çemberini yeni halkalarla devamlı genişletmiştir. Din ile ilmi bir arada görmüş ve göstermiş, bu şuuru asli inancından yani İslam’dan almıştı. Zira bu ikisi ikiz kardeşler gibi idiler. Fikir ve sanat hareketlerini yakından tanıyor ve takip ediyordu. Bütün bu özellikleri göz önünde bulundurulursa onun bugünden görünüşü zamanın bütün ilimleriyle yoğrulmuş tam bir entelektüel sıfatıdır. Padişah bir mutasavvıftı, bu sebeple taassup sahibi ve dar kafalı olamazdı. Geniş ilim dünyası bu görüşünün tezahürüydü. O hayatı boyunca cehaletle, taassubun en şuurlu muhalifi olan tasavvuf yoluyla mücadele etmiştir.

Açtığı medreseler tesirini ve sistematiğini asırlar boyunca devam ettirmiştir. Bu medreselerde şer’i ve nakli ilimlere denk biçimde, tıp, astronomi ve bilhassa felsefe ve matematik gibi akli ilimlere de büyük bir yer açtığını gördüğümüz, ilmi otoritesini kabul ettirmiş ilim erbabını, ecdadın geleneklerine uyarak, büyük fedakârlıklar bahasına sarayına topladı. Onun fetihleri ile açtığı çığır, ilim ve ilim erbabına gösterdiği kıymet sahasındaki çığırdan daha yüksek değildir. İlim adamlarına verdiği kıymet tarihin kaydettiği müstesna bir vak’ıadır. Bilhassa sarayında kurduğu ilim ve san’at havası o derece kuvvetlidir ki bu çapta bir fikir ve san’at akademisi kurmak, yeryüzünün hiçbir hükümdarına nasip olmamıştır. [32]

“Ol ahd ü asırda cemiyet-i ulema ve kesret-i fukaha ve fuzalâ bir padişahın asrında dahî vaki olmuş değüldür. [33]

Batılı araştırmacılar da Fatih’in meydana getirdiği bu ilmi ve medeni tesislerden uzun uzun bahsettikten sonra ilave ederler: “Asya’dan bir çok Müslümanlar bu yeni merkeze akın ettiler. Bu hücum gerek ticari maksatlar ve bilhassa Mehmed’in ve haleflerinin cömertçe meydana getirdikleri ilim müesseselerinden istifade etmek içindi. Çok geçmeden İstanbul, İslamiyetin, entelektüel merkezi oldu.” [34] İstanbul camilerinde oluşturulan zengin ve geniş kütüphaneler ayrıca hayranlık kaynağıdır. Bunların içine üç ayrı İslam edebiyatı bol miktarda akıyordu.

Babasının açtığı şiir faslını Fatih devam ettirmiştir, halefleri de kendisinin sadık takipçileri olmuştur. Eğer Fatih cihangirlik sanatından biraz daha fırsat bulabilseydi Fatih devrinin başta gelen şairi olabilirdi. Fatih’in iki eline divit-kalem, gönye, kılıç ve adalet terazisi hep birden sığmıştır. Ahmed Paşa, Sinan Paşa, Melihi, Necati gibi Osmanlı şiir ve edebiyatına hamle yaptıran kudretli isimler asrında hükümdarca şiirler söylemiş, sanatında da kimsenin arkasında kalmamıştır. Onun şiire olan bu meyli hasımlarını hem cenk meydanında hem de edebiyat ve bilim sahasında alt edebilmek gayretidir. Sultan Fatih, bir edebiyat mucizesi olarak indirilen Kur’an-ı Kerimin ilk ve en şerefli muhatabı Hz. Peygamber (sav)'in dil ve edebiyat sahasında da büyük bir takipçisi olmuş, bu yoldaki sadakati onu edebiyatımızın en büyükleri arasında sokmuştur. İslam dünyasında önder konumda bulunan Farisi dili ve şiirini geçmek, Osmanlı şairlerinin onlardan geri kalmaması için çalışmaya teşvik etmek Fatih’in bir başka faaliyetiydi. Divan edebiyatının bilinen ilk kadın şairleri Zeyneb ve Mihri Hatunların Fatih devrinde yetişmesi önemli ve dikkat çekici bir durumdur.

Bu büyük başarı yaradılışın hikmeti ile olsa da, elde etmek için büyük gayret sarfedilmiş geniş bir irfan ve kültürün ürünüdür. İslam ilimlerini, İslam tefekkürünü, tasavvuf düşüncesini, Şark-İslam mitolojisini bilmek, aruz ve kafiye ilimlerini öğrenerek fesahat ve belagatin inceliklerine vakıf olmak lazımdır. Bunlardan başka astronomiden tıp bilgisine, matematikten kimyaya kadar fen bilgilerini, şiiri onlarla besleyecek ve şiirde onların akislerini fark edecek kadar kavramış olmak lüzumu vardır. Giriştiği her işte “muzaffer” bir padişah için devrinin şiir sultanları ile şiir yarışı yapmak başka türlü olamaz. [35]

Anlaşılıyor ki Fatih bir sanat adamıydı. Yalnız şiir sanatında değil, diğer sanatları bu arada Rönesans’ın Hıristiyan sanatını da biliyordu. Kütüphanesinde bulunan bir defterde çocukluğunda resim yaptığını düşündürecek çizimler görülmüştür. Bu çizgiler onun resim sanatında da bir kabiliyet olduğunu göstermektedir. [36]

Mimari sanatına verdiği değer fethettiği toprakları yüzlerce mimari abide ile süslemesinden bellidir. Başta Ayasofya olduğu halde, girdiği şehirlerdeki Hıristiyan abidelerinde koruduğu yabancı kaynakların itiraf ettiği faziletlerindendir.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın genç yaşta vefat eden Mustafa’dan başka Gülbahar Hatundan sofu diye anılacak Bayezid, Çiçek Hatun’dan ise şairliği ve hazin hayatı ile mahzun Cem Sultan adında üç oğlu olmuştur. Ömrü at üstünde ve sefer yollarında geçen Fatih’in vedası da bir sefer sırasında olmuştur. Gebze’de Hünkarçayırı denilen bölgede, yönü ve sebebi sadece kendisine malum bir seferin karargâh yerinde zaten var olan rahatsızlığı tahammülü imkansız hale geldi. Tarihin şaibeli ve karanlık kesiminde yer alan Fatih’in vefatı hakkında Aşık Paşazade şöyle kayıt düşer: Tabipler şerbeti kim verdi Hana; o Han içti şerbeti kana kana; Ciğerin doğradı şerbet o Hanın, Heman dem zari etdi yana yana; Dedi niçin bana kıydı tabipler, Boyadılar ciğeri, canı kana; İsabet etmedi tabip şarabı, Timarları kamu vardı ziyana; Tabipler hana çok taksirlik etdi; Budur doğru kavil, düşme gümana. [37]

4 Mayıs 1481 günü 50 yaşında, aklında ifşa etmediği nice fikirler, sırdaş kabul etmez emeller, gerçekleşmesi asırlar sonrasına kalacak terakkiler ile hicran yurdundan saadet alemine göçüverdi. Fatih’in ölüm haberi çok büyük bir sukut-u hayale sebebiyet vermiş, insanlar belki gözleri ile görebilmek arzusu ile akın akın cenazeye koşmuştu. Bu büyük kalabalık gözyaşları içinde acılı ve hisli ağıtlar söyleyerek, vezirlerin omuzlarında Fatih Camiinin bahçesine defnedilmiştir. Vasiyeti şudur: “Bu dünya ölümlüdür. Her fani gibi ben de ölümü tadacağım. Acım ve ızdırabım çok büyüktür. Ömrüm safha safha gözümün önünden geçiyor. Hayatım boyunca Allahın emirlerinden dışarı çıkmadım. Rızasını kazanmak için çalıştım. Yegane gayem bu idi. İstanbul’u fethettim, fakat şeyhim Akşemseddin Hazretleri ile beraber yaptığımız zikrin lezzetine dünyaları bile değişmem. Eğer şeyhim izin vermiş olsaydı zikir yolunu tercih eder ve saltanatı terk ederdim. İslamın birliği ve Müslümanların tek vücud olmaları için ve insanların zulümden uzak rahat yaşamaları en büyük arzum olmuştur. Bu sebepledir ki binlerce kişinin yok yere ölümüne sebep olan oğlum bile olsa onu öldürmekte asla tereddüt göstermem. Allah'ın nizamını bozanlar kim olursa olsun benim düşmanımdır. Size emanet olarak bıraktığım vakıflarımı koruyun. Camilerime bakın. Onları cami olmaktan zinhar çıkarmayasınız. Hastane ve imaretlerimi yaşatın. Fakirleri doyurun. Beni vasiyet ettiğim yere defnedin. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.” [38]

Akşemseddin Hz.nin dünyanın hayrına feda ettiği en değerli evladı, yaşadığı ömür boyunca elinin uzandığı her beldedeki insanlara, ulaştırdığı bütün hayır ve güzelliklerden önce kendi hizmetini sunmuştu. Sınırları içinde yaşayanlar kadar dışarıda olanlara, Müslimler gibi gayr-i Müslimlere, İslam topraklarında olduğu gibi Hıristiyan topraklarına da bereketli yağmurlar gibi yağmış, onun serptiklerinden neş’et eden ürünler bütün dünyanın simasını değiştirmiştir.

Abdülhak Hâmid’in “Şayestedir denilse alem senin mezarın” mısraıyle söylediği gibi Fatih bütün milletinin ve bütün insanlığın ruhuna gömülü büyüklerdendir. Biz dahil, uzak ve yakın hiçbir milletin tarihinde Fatih büyüklüğünde bir hükümdar olmamıştır. Onun milletimize ilk hediyesi olan İstanbul’un fethi kadar büyük şerefli ve benzersiz bir zafer de görülmemiştir.



1          BANARLI, N.Sami, İstanbul’a Dair, syf 65
2         Tezkire-i Latifi, syf.60
3         Güldeste-i Riyaz-ı İrfan, syf. 34
4           Aşık Çelebi, Meşairü’ş Şuara, s. 50
5           AYverdi, Samiha, Edebi ve Manevi Dünyası içinde Fatih, syf. 19
6           A.g.e. syf.20
7           Aşıkpaşazade Tarihi, syf. 139
8           Ünver, Süheyl, Edirne Muradiye Camii, syf. 8
9           Ayverdi, Samiha, Edebi ve Manevi Dünyası içinde Fatih, syf.23
10         Kınalızade Hasan Çelebi Tezkiresi, s.87
11         Ayverdi, Samiha, Edebi ve Manevi Dünyası içinde Fatih, syf.26
12         A.g.e. Syf 27
13         Ünver, Süheyl, Fatih Külliyesi s.189
14         Kızıltoprak, Kemal, F.S.M. Liderlik Sırları, syf. 47
15         Solakzade Tarihi, syf.173
16         Tacü’t-Tevarih, syf.376
17          Kızıltoprak, Kemal, F.S.M. Liderlik Sırları, syf. 45
18          Künhü’l-Ahbar, cilt 5 s. 214-5
19         Ayverdi, Samiha, Edebi ve Manevi Dünyası içinde Fatih, syf.30
20         Beyatlı, Yahya Kemal, Aziz İstanbul, syf. 80
21         Ag.e. syf. 32
22         The Turkish Empire, syf. 54
23         Tektaş, Nazım,  Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne Osmanlı, syf. 114
24         Çambel, Hasan Cemil, İstanbul’un Fethi
25         Tektaş, Nazım,  Çadırdan Saraya Saraydan Sürgüne Osmanlı, syf. 116
26         Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, syf.442
27         Ag.e. syf. 442
28         Ayverdi, Smaiha, Fatih, syf. 158
29         A.g.e syf. 442
30         Ayverdi, Samiha, Fatih, syf.49
31         Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, syf.443
32         Ayverdi, Samiha, Fatih, syf.67
33         Tezkire-i Latifi s.61
34         Brockelmann, Carl, History of the Islamic People, s.278 
35         Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, syf.442
36         Ünver Süheyl, Fatih’İn çocukluk defteri
37         Kızıltoprak, Kemal, Fatih’İn Liderlik Sırları, syf.. 211
38         Ag.e. syf.213