17 Muharrem 1441 | 16 Eylül 2019 Pazartesi

CANLI DİNLECANLI DİNLE

Hayat

Ana Sayfa Haber Hayat

M. Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’ye göre sırat-ı müstakim üzere olmak

Son Güncelleme: 11 KASIM 2016 - TSİ 11:04

Yâd günü vesilesiyle  ilim, fikir ve gönül önderi merhum ve muhterem M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin “sırat-ı müstakim olmak, dosdoğru istikamet üzere bulunmak” konusundaki fikir ve tavsiyelerini paylaşıyoruz...  

İstikamet bir doğrultuya işaret eder, bir yönü, bir yönelimi ifade eder. Dünyada herkes bir yolda yürüyor ama Allah ancak bazı yolları seviyor ve ancak o yolda yürüyenlere rahmet ediyor. [1] Dünya genelinde inanç söz konusu olduğunda yüzlerce, binlerce istikamet vardır ve bunların içinden en doğru olanı bir Müslüman için Allah ve Resulünün tayin ettiği istikamette olmaktır. Müstakim, bu istikamete tabi olan, bu yönü izleyen, o yolda yürüyen ve orada kalmak için azim ve sebat içinde olan kimse demektir. Merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi bir sohbetinde bu konuda şöyle der:

“Kişi, kendisine Allah'ın lütfettiği, in'am ettiği, ihsân ettiği, sevdiği, beğendiği, mükâfatlandırdığı iyi insanların yolundan gidecek. Mü'min olacak ve iyi insan olacak. Allah'ın nimetine, lütfuna, ikramına mazhar olmuş kişilerin yoluna gidecek. Allah'ın kendilerine gazap ettiği insanların yoluna değil, sapıtmışların yoluna değil...” [2]

Her gün beş vakit namaz kılmakla yükümlü olan her Müslüman her rekatta okuduğu Fatiha suresinde Âlemlerin Rabbinden doğru yol üzere bulunmayı niyaz eder, diğerlerinin azaba duçar olacaklarını bilir ve onlardan olmamayı da Rabbinden diler.

Nedir İslam’a göre istikamet, doğru yol ve nedir merhum Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre müstakim olmak, sırat-ı müstakim üzere olmak? Ona göre müstakim olmak, evvelinde doğruluk üzere olmayı ve her hal ve şartta hakkı söylemeyi gerektirir… Her yapağı işi, ameli Allah’ın rızasını dileyerek, başka arzu ve hevesleri terk ederek, "Ben kendimi Allah'ın emrine teslim ettim; ne derse onu yapacağım, ne buyurduysa, hoşuma gitse de gitmese de, rahatım kaçsa da kaçmasa da, memnun olsam da olmasam da onu yapacağım" demektir müstakim olmak. Bilir ki insan Allah selim bir kalb istiyor, sadık bir insan istiyor. Temiz içli, tam teslimiyetli, tam bağlı bir insan istiyor. Öyleyse buna göre hareket etmelidir.

Bugün hayırla yâd ettiğimiz merhum ve muhterem M. Es’ad Coşan Hocaefendi, sohbetlerinde sıkça kıssalar nakleder, dinleyenlerin hafızalarına sözden çok mananın nüfuzuna gayret ederdi. Bir sohbetinde müstakim olmanın bir parçası sayılan “teslimiyet üzere bulunmak, doğruluktan şaşmamak” bahsini işlerken şu kıssayı nakletmişti:

“Dervişlerden bir tanesini yakalıyorlar. ‘Sen casussun’ diyorlar, öbür ülkeden buraya geldin, içeriyi öğrenip haber götüreceksin. Casus falan değil adam, seyyah, oradan gelmiş buraya, buradan da öbür tarafa gidecek ama şüphelendiler. Ellerini bağlamışlar, celladın önüne götürüyorlar. Ölüm korkusundan insan ne yapacağını şaşırır, yüreği küt küt atar. Adam diyor ki kendi kendine: ‘Ey nefsim! Sen evvelce Allah'a teslim olmaktan bahsederdin, her haline razıyım, kaderine razıyım; ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah'tan geldiği için itiraz etmem derdin! Böyle şeyler söylerdin. Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler. Buyur işte, gördün mü? Kader ama kellen gidecek, işte buna da razı mısın?’ Şöyle bir içini yoklamış. Acaba içerden ne ses gelecek? Bakıyor ki razı. Ne olacak be, can dediğin nedir? Madem bir gün nasıl olsa öleceğiz… Götürmüşler celladın karşısına. Tam o sırada birisi seslenmiş: ‘Dur! Haksızlık oluyor, yanlışlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.’ Kurtulmuş. Kurtulmuş ama bir söz çok hoşuma gidiyor: ‘Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlasıma seviniyorum.’” [3]

“İşte teslimiyet bu” diyor merhum Es’ad Coşan Hocaefendi, her ne gelirse Mevla’dan itirazı terk ederek hüsn-ü kabul ile karşılamak. Ve ekliyor: “Öyle insanlar çok olsaydı, ne Türkiye'nin hali böyle olurdu, ne dünyanın hali.”  İmtihan dünyasında insan her şeyden sual olunur, çeşit çeşit zorluklar çıkar, ancak müstakim olan insan kale gibi sağlam durup, bu zorluklar karşısında sarsılmayan insandır. “Oradan deneyecek şeytan, buradan saldıracak... Oradan bir tazyik gelecek, beri taraftan bir zorlanma! Sen hayır diyeceksin. Sapasağlam duracaksın. Allah c.c., sadık kul istiyor, sadık!”

 “Ahdinize sadık olun, Allah'ın yoluna vefâlı olun, sırat-ı müstakîmden sapmayın!..” dedikten sonra Es’ad Coşan Hocaefendi sı­rât-ı müs­ta­kîm­de bulunmayı se­bî­lü’r-re­şâd­da, doğ­ru çiz­gi­de, Allah rı­za­sı is­ti­kâ­me­tin­de, hidayet üzere, Re­sû­lü’nün izin­de giden, mü­te­şer­rî yani şeriatle amel eden, mü­te­bah­hir yani ilim deryasına dalmış, mu­hak­kik yani hakikat yolunda bulunan, kâ­mil, arif, sa­lih, edip, ule­ma ve sâ­dâ­tı­mı­zın pe­şin­de[4] olmakla birlikte zikretmiştir. Zira kişi her ne kadar doğruluk üzere olduğunu zannetse bile vasıfsız yani istikamet üzere olmayanların peşinde olmak kendisini de yanlış istikametlere sevk edecektir. Merhum Hocaefendi sırat-ı müstakim üzere olmayı “hidayet” kelimesi ile de anlatır, ona gore istikamet üzere olmak hidayete nail olmakla aynı şeydir:

“Allah-u Teâlâ Hazretleri Hâdî'dir. Hâdî, hidâyet veren demek... Hidâyet; gütmek, sürmek demek... Meselâ, arabayı sürüyorsun. Meselâ, sürüyü güdüyorsun. Hattâ hediye kelimesi de galiba bu kökten... Mânâsı şu ki, karşıdaki adama bir şey sürüyorsun, bir şey veriyorsun; hediye deniliyor ona... Yâni, senden ona bir şey, bir eşya sevk olunmuş oluyor; bağışlamış oluyorsun. Böyle sevkeden kimseye hâdî derler, çobana da hâdî derler. Çünkü, çoban da koyunlarını güdüyor. Sevk edilene de mehdî derler. Meselâ, bir insan doğru yoldaysa, hidâyet üzereyse, o mehdîdir. Tabii, bir de Allah'ın rasûlünün soyundan gelen ahir zaman Mehdî'si olacak. O da yine, Allah tarafından doğru yola sevk edilmiş mübarek bir insan olduğundan, o ismi almış oluyor.”[5]

Hidâyetin bir hususiyeti vardır, öyle apansızın gelmez insana, doğru yolu bulmak ve istikamete erişmek de öyle apansızın geliverecek bir nimet değildir. Allah'tandır, O’nun inayeti iledir, muradı ve ihsanı iledir. Bu yüzden Allah-u Teâlâ Hazretleri'nden istenir. Allah-u Teâlâ Hazretleri, kuluna hidâyeti kendisi verir. Kendisini, kendisi bildirir. [6]

“Allah, cahil bir kimseyi velî edinmez kendisine... Sevdi mi, kendisine veli edindi mi; öğretir. Cahil bırakmaz. Allah'ın velisine cahillik yakışmaz. Yakışmadığı için öğretir. Pırıl pırıl hafıza verir, muazzam bir kabiliyet verir. Ötekilerin hepsinden daha âlim olur, daha arif olur.[7]

Bu sebeple Allah kullarına “istikameti istettirir” fatihalarla diyor merhum Es’ad Coşan Hocaefendi, istettirir ki istenilen ve sevilen bir kul haline gelinebilsin. Çünkü kendi haline kaldığında kul yine şaşırır, yolundan sapar, gerçekleri göremez, Allah’ın sevmediği işleri yapar. Yalnız Allah’ın doğru yolu gösterip hidayet ettikleri bundan müstesnadır, işte ancak onlar yani Allah’ın hidayet ettikleri sırat-ı müstakimi bulabilir. [8] Es’ad Coşan Hocaefendi bu konuda şu hatırlatmaları yapıyor:

 

İSTİKAMET NEREDEN GELİR?

Benden hidâyet isteyin, doğru yola sevk olunmayı isteyin, doğruyu bulmayı isteyin, doğruyu işlemeyi isteyin; ben size hidayet vereyim, size doğruyu göstereyim."[9]

“Fatiha Sûresi'nde ‘Bizi sırat-ı müstakîme hidâyet eyle, sevk eyle yâ Rabbi’ diye istiyoruz. Tabii bunun o sûre-i celîlede istendiğini bilir bütün Müslümanlar ama anlamını da kalbine yerleştirmesi lâzım!.. ‘Yâ Rabbi ben şaşırabilirim, doğruyu göremeyebilirim, yanlış işler yapabilirim. Doğru yapıyorum sanarak sapıtabilirim, şaşırabilirim. Aklıma güvenmiyorum, görüşlerim belki hatalı olabilir. Sen alemlerin Rabbisin, bana hidâyet eyle, bana doğruyu göster; ben hakkı göreyim’ diye insanın Allah'tan hidayet istemesi lâzım!..”[10]

Hidayet bir Müslüman için ne vakit ihtiyaç olur, sırat-ı müstakim’den ayrıldığında yanlış işlerin ardına düştüğünde, Allah’ın sevmediği fiilleri işlediğinde, anlayış ve kavrayışı daralıp işin özünü, hakikatin künhünü kavrayamadığında hidayet imdada yetişir. Peki bir mü'min, bir Müslüman kötü işleri yapabilir mi?.. Bu konuda şöyle diyor Es’ad Coşan Hocaefendi:

“Yapabilir. Çünkü insanoğlunun yapısında, kafasında, gönlünde her şeyi yapabilecek bir yapı vardır. Yâni hem Müslümandır, bir taraftan da kendisini tutamazsa harama bakar. Hem Müslümandır, bir taraftan kendisini frenleyemezse haram lokmayı yer. Hem Müslümandır, bir taraftan kendisini zorlamazsa ibadetlerde gevşeklik yapabilir. Hem Müslümandır, hem de Müslümanlığın icaplarını yerine getirmeyebilir. Üşenir, çekinir, utanır... Çeşitli duygular var...”[11]

“Herkes İslâm'ı doğru öğrensin! Peygamber (SAS) Efendimize güzel ümmet olsun, Allah'a güzel kulluk yapsın, dosdoğru yolda yürüsün, sırat-ı müstakîmde yürüsün ve Allah'ın rızasını kazansın!..”[12] diyen Es’ad Coşan Hocaefendi bir de fıtrat-ı müstakim kavramını kullanır. Ve bu “fıtrat-ı müstakim”i anlatırken İbrahim Aleyhisselam’dan bahseder. Bu bahisten anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ her mahlûkuna bir hakikat aşkı, onu arama şevki ve iştiyakı vermiştir. Evet,  ancak kime isterse ona hidayet eder ama esasında kulu matlub hale dönüştürecek meziyeti de yine kendi ikramının bir eseri olarak kullarına vermiştir. Buna rağmen kul yine de hidayeti isteyecek marifeti gösteremiyorsa kendi hilkatini de bozmuş sayılır ve hakikati isteyememek de ona bir ceza gibi müptela olur.

“O İb­ra­him (as.) ki gay­ret ve fe­da­kâr­lık­la­rıy­la Ha­lî­lul­lâh (Al­lah’ın has dos­tu) sı­fa­tı­nı ka­zan­mış­tı. İçin­de ya­şa­dı­ğı top­lu­ma inan­cı uğ­ru­na tek ba­şı­na kar­şı çık­ma ce­sa­ret ve kah­ra­man­lı­ğı­nı gös­ter­miş­ti. Mu­hi­ti­nin put edin­di­ği tüm ba­tıl­la­rı red­det­miş, ak­lı­se­lim ve fıt­rat-ı müs­ta­kî­mi ile mâ­bûd-ı ha­kî­kî­ye er­miş­ti.”[13]

Bu istemek, iştiyak meselesi hayli mühimdir inancımızda, bir çeşit niyettir esasında. İsteyen niyet etmiş de sayılır, istemeyen de niyetten uzaktır. İsteyen candan isterse, samîmî olarak isterse, Allah-u Teâlâ Hazretleri herkese hakikati gösterir ve buldurur. Çinliye de gösterir, Avrupalıya da gösterir, Hintliye de gösterir. Merhum Hocaefendi bu misalleri sohbetlerinde bol bol vermiştir. Kâh bir Amerikalının kâh bir Avrupalının hidayete erişini anlatır, çünkü onlar samimiyetle hakikati bulmayı istemişlerdir. Bu, yani hidayeti istemek, hakikate ulaşmayı dilemek Hakk’ın sadece Müslüman kullarına değil bütün kullarına bir emridir. Hangi inanca mensup olursa olsun kim hakikati arıyorsa o bu emre itaatinin bir mükâfatı olarak hidayete erişir, der Es’ad Coşan Hocaefendi zira  “emrediyor Allah-u Teâlâ Hazretleri... "Benden hidayet isteyiniz, isterseniz veririm." diye de bildiriyor.

“Bir Hintli, bir Çinli, bir Avrupalı, bir başka insan, bir gayrimüslim Allah'tan samimiyetle hidayeti isterse; ‘Yâ Rabbi, benim inancım doğru mu, yanlış mı bilmiyorum. Bunu bana göster, beni doğru yola sevk et!’ derse, demek ki hidayet verecek. Âlemlerin Rabbi ona da doğruyu gösterecek.” [14]

 

KİMLER HİDAYETE EREMEZ?

Hidayet üzere bulunmak, istikamet ehli olmak, müstakim olmak Allah’ın bir ikramıdır ve O’ndan talep edilir. Ancak bir de hidayetin dışında kalanlar vardır ve her Müslüman onlardan olmamayı diler Allah’tan, hidayet dışı olanlar diye adlandırır bu kitleyi Es’ad Coşan Hocaefendi, belirlenmiş ve açıkça bildirilmişlerdir. Kimdir bunlar?

“Nedir bu gazap edilmişlerin yolu? Araştırdın mı, inceledin mi, düşündün mü? İngiliz’den, Amerikan'dan, Fransız'dan, bir gayr-i müslimden farkın var mı? Çinli'den, Japon'dan farkın var mı?.. Yok!.. [15]

Allah kimlere nasib etmez? Üç zümreye Allah hidayeti vermez. Allah zalimlere hidayet vermez. Zâlim olmayacak insan, başkasına zulmetmeyecek. Zâlim sıfatını edinmeyecek, zâlimler zümresinden olmayacak. Zâlimlere hidayet etmez.

Allah fâsıklara da hidayet etmez. Fâsık ne demek? Allah'ın emrini dinlemeyip raydan çıkan, günah işleyen insan demek... Ha, bir insan günah işlemeye başladı mı, ‘Nereye gidersen git bakalım!’ diye Allah onun ipini salıverir. Ona da hidayet etmez.

Allah kâfirlere de hidayet etmez. Çok iyi insanmış da bilmem neymiş de... Kâfir... Kâfir oldu mu hidâyet etmez, fâsık olunca hidayet etmez, zâlim olunca hidayet etmez.”[16]

İlim, fikir ve gönül önderi Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi hidayete erişebilmek için fâsıklıktan kurtulmanın elzem şart olduğuna dikkat çekmektedir. Fâsık ne demek; Allah'ın emri yolundan çıkıp isyan eden, günahlara bulaşan demek...

“Fâsık oldu mu bir insan, o zaman Allah sevmediğinden, ‘Sapıtsın yolu, hidayeti vermiyorum, ne yaparsa yapsın!’ diye ona hidayeti vermez. O fenâ, çok fenâ... Cennetin yolunu bulamaz adam. Neden?.. Fâsık da ondan... Allah'ın emrinden dışarı çıktı. Günah işledi mi, fâsık olur. Harama bulaştı mı, fâsık olur. Harama baktı mı, fâsık olur. Haram yedi mi, fâsık olur.” [17]

Sırat-ı müstakime yalnız Allah’ın sevdikleri ve ihsan ettikleri girecek ve sakınılması gereken zümre de bunların zıddı olanlardı. İşte bu sevilmeyenlerin en başında zalimler gelir diyor Es’ad Coşan Hocaefendi. Bu nedenle zâlim de olmamaya dikkat etmeliyiz. İnsan kime karşı zalim olabilir? Yanında çalıştırdığı insanlara zalim olabilir. Amir olduğu işçisine, memuruna zalim olabilir. Yönetimi altında bulunan teb'asına hükümdar zalim olabilir, vali zalim olabilir. Emniyet müdür zalim olabilir. Okul müdürü talebesine zalim olabilir. Öğretmen öğrencisine haksız yere kırık not verir, zalim olabilir...

“Her salâhiyet sahibi, selâhiyetini baskıda kullanırsa, haksızlıkta kullanırsa, zalim olur. O da bizim düşebileceğimiz bir kusur; zalim olmamağa da dikkat edelim. Allah'a itaatli kul olacağız, iyi Müslüman olacağız, kimseye zulmetmeyeceğiz, hakkaniyetli, adaletli insan olacağız.” [18]

 

HİDAYETE ERİŞME VESİLELERİ

Merhum ve mağfur Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre tasavvuf gayretin merkezidir.  Anahtar konu, ana mesele, kişinin kendisini Allah'a sevdirmesiyle ilgilidir. O halde doğrudan tasavvufun konusudur. Çünkü tasavvuf; Allah'a kulu sevdirmenin yollarını, nasihat yoluyla kullara öğretiyor. "Bakın, şöyle şöyle yapın; o zaman, Allah sizi sever." diyor. Hani, "Çocuğum aman yaramazlık yapma!.. Aman evlâdım elini yüzünü güzelce yıka!.. Aman, gittiğin zaman uslu uslu otur!.. Büyüklerin elini öp, e mi evlâdım!.." diyoruz. Tutarsa, çocuğu sever gittiği yerdeki büyükleri; dedesi, amcası, dayısı…. Tasavvuf öğüt veriyor, şeyh yol gösteriyor; o kadar... Kişinin kendisinde oluyor, esas itibariyle olan biten...[19]

İsyanla Allah'a erişilmez, itaatle, ibadetle Allah'a erişilir. İbadetlerin, itaatlerin hepsi, Allah'a erişmek için birer vasıtadır, birer vesîledir, diyen merhum Hocaefendi ibadetlerin hassasiyetle ifasını tavsiye etmiştir.[20] Bir başka hususu ise şöyle bildirmiştir:

Kim bizim dinimiz için çalışırsa, kim bizim uğrumuzda emek sarf ederse, ter dökerse, masraf ederse, uğraşırsa, zaman harcarsa, koşturursa, onu biz hidâyet yolumuza sevk ederiz, rızamızı ona buldururuz. Ona dünyada, ahirette iyilikleri lütfederiz, ihsân ederiz. Buradan neyi anlıyoruz: Allah'ın istediğine verdiği, istemediğine vermediği en kıymetli belge olan hidayetin kazanılması için Allah'ın dinine yardımcı olmamız gerektiğini öğreniyoruz.” [21]

 

CİHAD İLE HİDAYETİ TALEP ETMEK

Allah'ın dinine yardımcı olmak hidayeti getiren en önemli yollardan birisidir. Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre eğer biz Allah'ın dinine yardımcı olursak, faydalı olursak; Allah'ın dinini yaymak için Allah'ın dini sönmesin diye gayret sarf edersek Allah bize hidayet edecek, rızasına erdirecek demektir. [22]  Bu bir ahit ve müjdedir aynı zamanda. İhdinas-sırâtal-müstakîm" diye Allah'tan hidayet istiyoruz ama hidâyete ermenin sebeplerini de araştırıp bulma mesuliyetine sahibiz. Bu sebeplerden birini daha yine Es’ad Coşan Hocaefendi’den öğreniyoruz ki cihat hidayeti getiren sebeplerden bir başkasıdır:

“Ne yapacağız hocam? Tabancamızı takalım, kılıç kuşanıp, bıçakları elimize alıp harb mi edeceğiz?

Cihad harpten daha geniştir. Cihad, çok cehd sarf etmek demektir. İslâm'a yapılan hücumlara karşı koymak demektir. İslâm'ı yıkmak için yok etmek için Müslümanları dinsizleştirmek için sarf edilen cehdleri, yapılan gayretleri bastıracak, karşılayacak, göğüsleyecek, onları yenecek çalışmayı yapmak demektir. Yâni aslında cehde karşı cehd demektir. Mücahede ne demek, cehde karşı cehd demek... Savmak, bir şeyi başından uzaklaştırmak demek. Savaşmak ne demek, birbirlerini birbirlerinin başından karşılıklı uzaklaştırmağa çalışmak demek.” [23]

Peygamber (SAS) Efendimiz buyuruyor ki: “En büyük cihad, kişinin kendi nefsiyle yaptığı mücadeledir." Nefisle mücadele öğrenilmeden, öteki hayırlı işler yapılamıyor. Her hayrın önündeki en inatçı engel nefis yenilmeden ne hidayete ne sırat-ı müstakime ulaşmaya niyet edilemez, ne ibadet yapılır, ne hayrât ü hasenât ne de cihad yapılıyor... Merhum Hocaefendiye göre önce kişinin nefsi Müslüman olacak veya nefsi yenilecek, dizginlenecek, kontrol altına alınması, [24] sonra diğer hayırlı işlere yönelinmesi gerekir:

“En önemli gayeyi hiç atlamayın! Hizmet ediyoruz derken detayla uğraşmayın! Ana meseleyi unutmayın!.. Asıl işimiz, kendi iç eğitimimizi sağlamak, dünya ve ahiret saadetinin anahtarını elden kaçırmamaktır. Kalbimize imanı yerleştirmektir. İman-ı kâmil sahibi olmaktır. Yakîn-i sadık sahibi olmaktır. İman bakımından sıdk ü sadakat mertebesine ulaşmaktır. En önemli işlerden birisi bu... Bunun ötesinde, Hakla beraber olmak için, muhterem kardeşlerim, ilk önce insana iç lâzım, kalb lâzım dedim. Metodu, planı sezesiniz diye, dönerek söylüyorum: İlk önce, insan tevbe edecek, kalbini temizleyecek!.. Tasavvufla içini yıkayacak, nefsini terbiye edecek, tezkiye edecek; temiz bir içe sahib olacak... Allah-u Teâla Hazretleri, insanın zahirine bakmaz, kalbine bakar. Allah-u Teâla Hazretlerinin nazargâhı olan kalbini, o nazara lâyık hale getirecek.”[25]

İSLAM İÇİN ÇALIŞMAK

İnsanı sevilir kul durumuna getiren amellere de yine merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin sözlerinden hareketle bakalım. Bu tesbiti şuurla ve dikkatle yapmak gerekir der Hocaefendi, en sevaplı, en önde gelen, birinci sırada gelen, kârı çok olan, ecri çok olan, insanı çarçabuk büyük sonuçlara götüren işler, ameller, çalışma tarzları nelerdir. Yapılan ibadetlerin, amellerin fesada uğramaması, boşa çıkmaması için neler tehlikelidir, nelere riayet etmek lâzım?.. İlk olarak namaza temas ederek onun kötülükten alıkoyan, istikamete peyderpey ulaştıran özelliğine vurgu yapıyor. Ancak bu namaz, yani kötülükten alıkoyan namaz “dosdoğru” bir namaz olmalıdır. Zira "Namazı dosdoğru ikame ediniz!" diyor. Emirde "Namazı kılın!" denilmediğini bilakis, "Namazı dosdoğru ikame ediniz!"  vurgusu yapıldığına da dikkat çekiyor:

 "Namaz insanı fuhşiyattan, münkerattan alıkoyar. Çünkü insan her gün namaz kıla kıla, yavaş yavaş, farkına varmadan rayına oturuyor, yörüngesine yerleşiyor.”

Bir başka dikkat edilmesi gereken husus ise bütün hayırlı işleri yaparken, bir ana esası hiç göz önünden uzak tutmamak gerektiğini ifade ediyor, o da “ihsan”!.. Hocaefendi devam ediyor:

“Peygamber SAS buyuruyor ki:

‘Allah-u Teâlâ, sizden biriniz bir iş yaparken, bir amel icrâ ederken, onu mükemmel yapınca sever, mükemmel yapılmasını ister.’ Terziyse, iyi terzi olacak! İyi bir malzeme, kaliteli, güzel bir dikiş... Aşçıysa, güzel bir yemek yapacak!.. Hocaysa, iyi anlatacak!.. Talebeyse, iyi dinleyecek, iyi çalışacak!..”

Namaz, zekât, hac, oruç hepsi mükemmelen icra edildiği gibi mali ibadetlerden ihmal edilmemelidir zira Allah’ın dinine yardım etmek isteyen Müslümana, namaz gibi bir de zekât ibadetini farz koymuş. Hocaefendi’nin tabiri ile “Kesenden de ibadet edeceksin! Kesen de ibadet edecek!..”

Sonra, aslında belki de bütün amellerin başında ve esnasında yapılması gereken çok mühim bir başka hususu da belirtiyor ki o da tefekkürdür. Tefekkür her ne kadar düşünmek olarak tanımlansa da bütün ibadetlere mahiyetini katan hatta sıradan amelleri ibadete tebdil eden, renk ve ruh katıcı bir maddedir. Es’ad Coşan Hocaefendi tefekkürü  ibadetler arasında sayar, hem de nasıl ibadet!..

"Bir saatlik bir tefekkür, bir senelik ibadetten daha kıymetli... Tefekkür, çok kıymetli bir ibadet... Namaz, oruç, zekât, hac, görünen ibadetler... Görünmeyen ibadetler ise sükût, tefekkür, zikir ve sâiredir. Kalbde olan, içte olan ibadetler de bunlardan...”

Allah’ın en çok sevdiği ibadetleri de ekleyerek şöyle devam ediyor sözlerine:

“Sonra, zikir; muazzam bir ibadet, muhteşem bir ibadet!.. Hattâ ulemâ, zikrin en üstün ibadet olduğunu söylemişler. Allah yolunda bir insan savaş meydanına giriyor, silahları kırılıyor, kendisi yaralanıyor, atı yaralanıyor. Düşüyor, kanlar içinde şehid oluyor. Zikrin bundan daha sevaplı olduğu hakkında hadis-i şerifler var...

Sonra, hayırlı evlât yetiştirme çok sevap... Hayırlı evlâdın bütün ibadetleri, tâatleri, ana babaya, kendisini yetiştiren kimselere yazılıyor. Hayırlı talebe yetiştiren hocaya, talebenin bütün sevapları geliyor. Hocalık çok kıymetli!.. Oğlunu dindar, evlâdını Müslüman yetiştirmek çok önemli!.. Alim yetiştirmek, çok daha önemli!..

İrşâd... İnsanlara doğruyu anlatmak, ‘Bak, sen böyle yapıyorsun ama, bu böyle değil!..’ demek...

Tâlim... ‘Gel sana Kur'an'ı öğreteyim, hadis öğreteyim, Arapça öğreteyim!.. Dinini, ilmihâlini öğreteyim; ferâiz, fıkıh, tefsir öğreteyim!’ demek, öğretmek...

Terbiye... İnsanı alıp yetiştirmek... Bunlar çok sevap... Yetişen insanın bütün sevapları sana geliyor.

Sonra, Müslümanların ihtiyacına, hizmetine, yardımına koşmak çok sevap... ‘Sen bir Müslüman kardeşinin hâcetini görmeye bir hamle yaparsan, Allah da ahirette senin hacetini bitirir, işini görür." buyruluyor. Kim bir müslüman kardeşine yardım ederse, Allah da ona yardım eder. Kim infakta bulunursa, Allah da ona infak eder.”[26]

 

KALBİ İSTİKAMET ÜZERE OLANLAR

Peygamber (SAS) Efendimiz, "Kimin yemini doğruysa, yalan yere yemin etmiyorsa, dili doğru söylüyorsa, kalbi müstakimse; onlar ilimde rüsuh kesbetmiş âlimlerdir." diye buyuruyor. Yani rüsuhu ilmin miktarına değil, kalbin selametine bağlıyor. İlmin çokluğu ile âlim olunsaydı yani her ilim bilen, âlim seviyesine gelecek olsaydı sahabe-i kiramın çoğunun ilmi kendilerinden sonra gelecek olan âlimlerin seviyesinde bile değildi ama onlardan çok daha yüksek seviyedeydiler. Buradan anlaşılıyor ki, ilimde rüsuh sahibi olmak, ilm-i nâfi' sahibi olmak, ilmiyle amil olmak demektir, Allah'ı bilmek demektir. İnsan ümmî olabilir, ama evliyâ olur.[27]

“İlim ve amel fayda vermez; niyeti temiz olacak, kalbi pâk olacak insanın... Kalbi sâfî olacak!.. Kalbi sâfî olmayınca kıymeti olmaz. Camiye geliyor fitne için fesat için; olmaz, namazının kıymeti yok... Dünya menfaati için şu işi yapıyor; olmaz... Gösteriş için riya için yapıyor; kıymeti yok... Niyeti güzel olacak, kalbi pırıl pırıl olacak.”

Kalbin ışıltısı da ancak amellerin ışıltısı, niceliğinden çok niteliği ile anlaşılabilir ki ilim, fikir ve gönül önderi Es’ad Coşan Hocaefendi o niteliğe şöyle işaret ediyor:

“Her kap, içindekini dışına sızdırır. Senin kalbin temiz olsaydı, amellerinden, icraatından, yüzünden belli olurdu. Allah Kur'an-ı Kerim'de, eski ümmetlere bizim ümmetimizi anlatırken ‘İleride öyle bir ümmet gelecek ki; onlar secde ettiklerinden, namaz kıldıklarından, ibadet ehli olduklarından, yüzlerinde pırıl pırıl nûrâniyet, alâmetler vardır’ diye anlatıyor Ümmet-i Muhammed'i... Dışına akseder; baktın mı anlarsın, bu adam namaz ehli...[28]

İlim, ilmi uygulamak, ilmi ile amil olmak ve kalbinin temiz olması da yetmez; ancak, bunların hepsi Rasûlüllah'ın yoluna uygun olduğu zaman kıymeti var... Rasûlüllah'ın yoluna aykırı olduğu zaman, kıymeti yok... Bid'at olduğu zaman kıymeti yok, sünnete aykırı olduğu zaman kıymeti yok...”[29]

Es’ad Coşan Hocaefendi, Peygamber Efendimizin bir duasını şerh ederken kişinin gündelik hayatındaki istikametinin de önemli olduğuna vurgu yapıyor, zamanı iyi değerlendirmeyi, boş ve gereksiz işlerle meşgul olmamayı, ömrü hayra sarf etmeyi istikamet üzere bulunmak olarak tarif ediyor:

“’Lisanını hıfzedene, koruyana Allah rahmet eylesin, rahmetine onu erdirsin! Zamanını bileni de Allah rahmetine erdirsin. Allah, yolu düzgün olana da rahmet eylesin, rahmetine onu da mazhar eylesin. Yollandığı yol, yürümekte olduğu yol, hayatını yöneltmiş olduğu istikamet doğru olana ne mutlu!.. Yürüdüğü yol doğru yol olana ne mutlu!’ diye Peygamber Efendimiz dua ediyor. Bu da tavsiye ediliyor. Demek ki, insan yürüdüğü yola da dikkat etmeli. Zamanını boşa geçirmemeye de dikkat etmeli. Yâni günü hangi istikamette geçiyor, ömrü hangi istikamette geçiyor? Adam ne iş yapıyor, hangi işle meşgul? Kumarla mı meşgul, gafletle mi meşgul, ticaretle mi meşgul? Günahla mı meşgul, haramla mı meşgul, zulümle mi meşgul?... Zamanın kıymetini bilecek, yürüdüğü yolun düzgün olmasına dikkat edecek.” [30]

 

İSTİKBAL MÜSTAKİMLER ELİYLE İNŞA EDİLMELİ

Bugün yâd etme gayretinde olduğumuz merhum ve mağfur Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi, hem bir ideal dünyası çizer hem de o idealleri realize etmenin yol ve yordamını tesbit eder, geçmişi iyi analiz ederek gelecek ve yaşayan Müslümanlara İslam’a uygun bir istikamet oluştururdu.

Bu sebeple İslam âleminin ve ümmetinin geçmiş ve geleceğine dair öneri ve tesbitleri hatta endişeleri sayılamayacak kadar çoktur.  Dünya üzerinde milyarlarca Müslüman var ama bunların kaçı imtihanı geçebilir der, ümmet-i Muhammed’in içine düştüğü en büyük tezata, Müslüman olarak Müslümanca yaşamamak/yaşayamamak problemine dikkat çekerdi.[31]

“Nurettin Topçu -rahmetullahi aleyh ihvânımızdı; Allah mekânını cennet etsin- diyor ki: ‘Yarınki güzel Türkiye'yi kuracak olan insanlar tezatları kabul etmemeli!.. Tezatlara boyun bükmemeli! Tezatlara razı olmamalı! Zıtlıkları sinesinde yaşatmamalı! Müstakîm olmalı, tam olmalı; yarım olmamalı! Bir öyle, bir böyle; bir sevap, bir günah gitmemeli..”[32]

 

İSTİKAMETİ KONTROL ETMEK

Bu meselenin çözümü ise daimi bir istikamet kontrolüdür Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre. Kontrol yeterli ve gerekli biçimde olmazsa doğru yoldan sapmalar ve yanlışlıklar kaçınılmaz hale gelir. Bu yüzden der, çevremizdeki ve dünyadaki, içimizdeki ve dışımızdaki insanların yaşam tarzlarını iman gözüyle incelemeliyiz. "Bu yol hangi cins yollar grubuna girer?.. Benim yürüdüğüm yol, Allah'ın kendilerine ihsanda, ikramda bulunduğu insanların yolu mudur; yoksa Allah'ın gazab ettiği kişilerin, sapıtmışların yolu mudur?" diye kendi yolunu tartmalı ve denemelidir. Şöyle devam ediyor Hocaefendi:

“İnsan kendi kendisini kontrol edebilir, teftiş edebilir, araştırabilir, soruşturabilir. Kendi durumuna bakabilir, kendi durumunu ölçüp tartabilir. Yâni ‘Ben bir şeyler yapıyorum ama ortada kimse yok, şimdi tek başıma bir kendimi düşüneyim: Benim ömrüm nereye gidiyor? Ne yapıyorum, hangi yolda yürüyorum? Benim bu yaptığım iyi bir yol mu? Yâni iş mi benim yaptığım? Yaptığım Allah'ın hoşuna gider mi? Allah'ın gazabını mı çekerim, sonuçta zarar mı ederim, kâr mı ederim?..’ diye insan kendi kendisini şöyle bir yoklamalı! Kendisini tenkit hedefi olarak karşısına alıp, gittiği yolu hakkında kendisine not vermeli. İnsan kendisini düşünmeli, kendisini yoklamalı... Bu önemli bir şey.

Sabahleyin kapıdan çıkarken nasıl çıkacağız? ‘Bu gün Allah için neler yapabilirim?’ diye düşünerek çıkacağız. Çıkmadan önce kendi kendine sormalı, ‘Ben bugün evden çıkıp gideceğim. Bugün Allah için ne yapmalıyım?’ demeli ve akşamleyin de eve geldiği zaman, ‘Ben döndüm dolaştım, geldim, koca bir gün geçirdim. Bu gün Allah için neler yaptım?’ diye kendisini yoklamalı, bir not vermeli!..”[33]

 

MÜSTAKİM OLAN ÖRNEK DE OLUR

İstikamet üzere bulunan insan sadece kendisine mi fayda sağlamış olur yoksa onun bu hali yakın ve uzak çevresini de etkiler mi? Elbette etkiler, bugün toplum olarak geldiğimiz pek çok kötü neticenin sebebi “dosdoğru” Müslüman olamamaktan, hakikati bilememekten, hakikati söyleme asaletinden yoksun olmaktan değil midir? Dünya nazarında ümmet-i Muhammed’in uğradığı gadr ve bulunduğu konum sırat-ı müstakim üzere olunsa idi yine de başımıza gelir miydi? Gelmezdi diyor M. Es’ad Coşan rahmetullahi aleyh bilakis bütün bu menfi gidişatın sebebini de Allah ve Resulünün tayin ettiği istikameti şaşırmanın bir neticesi olarak görüyor. Aksi olsaydı, Müslümanlar bütün alemi kendine hayran bırakan bir topluluk haline dönüşürdü.

“Adam İngiliz, gelip bizim dedelerimizle Gelibolu’da çarpışan muharib, savaşçı ne demiş?..

‘Dünyanın en asil insanlarıyla çarpıştık orada... Esir olanlara o kadar güzel muamele ettiler ki, öyle soylu, öyle güzel ahlâklı insanlardı ki, dünyanın en yüksek insanlarıydı onlar... Bizim onlarla harb etmemiz çok yanlıştı.’ 

Dedelerimiz İslâm terbiyesiyle yetişmiş mert insanlardı. Askerleri mertti, dindardı, Allah yolunda çarpışıyorlardı ama düşmanına bile kendisini sevdirecek asil insanlardı. Böyle soylu, böyle efendi, böyle ahlâklı, böyle güzel insanlardı. Bu nerden oluyor?.. İslâm ahlâkı bu. İslâm'dan geliyor.”

Allah Tela Hakîm’dir yani her işi muhkem olan, yâni sapa sağlam, hiç eksikliği, hiç ayıbı olmayan; işini yerli yerinde, tastamam, dosdoğru yapan, izzetli, itibarlı, kıymetli, her şeyi yenen, her türlü noksandan münezzeh olan demektir. Hakîm olan Allah kullarından da dosdoğru olmalarını, dosdoğru bir imana sahip olmalarını, dosdoğru bir yol üzerinde bulunmalarını ve bunu talep etmelerini emretmiştir. Bir başkası adına hidayet dileyen Sevgili Peygamberini bile uyarmış, bu talebin ancak kendi izni ve isteği ile gerçekleşebileceğini ve bunun sırrının ise kulun hidayet talebinde aşikar olduğunu beyan etmiştir. Merhum ve muhterem M. Es’ad Coşan Hocaefendi, hakikat ve istikamet iştiyakının kalbin ve amellerin doğruluğunda ortaya çıkabileceğini, Allah’ın dini için çalışmanın hidayeti celb edeceğini ifade ediyor.

Merhum Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’yi yâd günü vesilesiyle hazırladığımız programımızı yine Hocaefendi’nin sözleriyle, duasıyla bitirelim. Allah’a emanet olunuz.

 “Allah bizi hayatın en mühim gerçekleri olan, bizim için en gerekli olan şeyleri zamanında görenlerden eylesin...

Hayatımızı ona göre düzenlemeyi hepimize nasib eylesin...

Çeşitli sayısız yollar içinde, doğru ve hak olan yolu bulmayı nasib eylesin...

O doğru yolda dosdoğru yürümeyi nasib etsin...

Güzel işler, salih ameller işlemeyi nasib eylesin...

Güzel huylara sahip olmayı nasib eylesin...

Dobra, dobra gerçekleri bilen, gören, söyleyen ve gerçeklere uyabilecek bir ruh asaletine sahip olmayı nasib eylesin...

Kork­ma düş­man­dan ki ateş ol­sa yan­dır­maz se­ni!

Müs­ta­kîm ol, Haz­re­ti Al­lah utan­dır­maz se­ni!”

 

Hazırlayan: Serpil Özcan / AKRA

[1] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA

[2] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA

[3] ALLAH'A TAM TESLİMİYET, İSLAM HAZİRAN 93

[4] BM 1, Ra­ma­zan’dan Son­ra Ne Ola­cak

[5] 31. 12. 1990 - Melbourne

[6] 31. 12. 1990 - Melbourne

[7] 5 Mayıs 1990 - İSTANBUL

[8] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA

[9] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA

[10] 21. 11. 1997 - ALMANYA

[11] 2. 12. 1995 - Essen / ALMANYA

[12] 08. 05. 1998 - Brisbane / AVUSTRALYA

[13] BM 1, İki Bayram

[14] 21. 11. 1997 - ALMANYA

[15] 26. 12. 1990 - Melbourne

[16] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[17] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[18] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[19] 31. 12. 1990 - Melbourne

[20] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[21] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[22] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[23] 27. 09. 1997 - Kreglingen / ALMANYA

[24] 6. 1. 1991 - Melbourne

[25] 5 Mayıs 1990 - İSTANBUL

[26] 6. 1. 1991 - Melbourne

[27] 24. 03. 1996 - İstanbul

[28] 26. 12. 1990 - Melbourne

[29] 26. 12. 1990 - Melbourne

[30] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA

[31] 08. 05. 1998 - Brisbane / AVUSTRALYA

[32] 31 Temmuz 1994 - Bursa

[33] 19. 09. 1997 - Nürnberg / ALMANYA