|
ÇANAKKALE BELGESELİ
Hazırlayan: Hasip Sönmez
Bu gün 18
Mart 2007. Tarihimize altın harflerle kazınmış bulunan
Çanakkale Zaferinin 92. senesi. Ünlü edebiyatçımız
Tanpınar, “Mazisiz bir hâl tasavvur edilebilir fakat
mazisiz bir gelecek tasavvuru imkansızdır” derken
istikbalimizin köklerimizde olduğunu ne güzel
vurguluyor. Evet bizim köklerimiz, son asırdaki “kökü
inkar” akımlarına rağmen hâlâ toplumumuzun hafızasında
ter ü taze canlılığını korumakta. Bundan tam 89 yıl önce
Çanakkale’de inanılmazı inanılır yaparak “Vatan” adını
verdiğimiz bu toprakları kanlarıyla tapulayıp bize
devreden “Mehmetçik” adlı namsız yiğitleri hayırla yâd
etmek en azından bir vefa borcu olduğu kanaatini
taşıyoruz. Çanakkale savaşı, kendisinden her bakımdan
üstün düşmana karşı Osmanlı Devletinin son kalesi ve
Hilafetin merkezi İstanbul’un ele geçmemesi için canını
dişine takarak yaptığı, âdeta küllerinden yeniden doğan
bir milletin Allah’(c.c)ın yardımı ile var olduğu bir
zaferdir. Bu zafer, ülkenin geleceği olan, analarının
kınalı kuzusu nice gençler feda edilerek kazanıldı. Bu
adsız ve namsız Mehmetçikler, o zamanki neslimizin en
güzide evlatlarıydılar ve anaları onları cepheye
gönderirken “vatanına, milletine ve mukaddesatına kurban
olsun” diye ellerini kınalayıp cepheye uğurlanmış, ardın
da “bak haa, arkandan vurulursan sana hakkımı helal
etmem” diye tembihlemeyi de ihmal etmemişti.
Son
yıllarda Çanakkale ile ilgili çeşitli araştırmalar
yapılmakta, kitaplar yazılmakta, filmler çevrilmekte ve
belgeseller yapılmakta. Bu çalışmalar Çanakkale’yi
değişik bakış açılarıyla ele almakta, A dan Z ye
incelemekte. Gerçekten; Çanakkale, bizlerin her yönüyle
iyi anlamamız gereken bir muharebeler dizisidir. İşte
bunun içindir ki Çanakkale konusunda yapılan her türlü
çalışmanın önemi gayet büyüktür. Fakat ne kadar
anlatılırsa anlatılsın yinede eksik bir tarafların
kalacağı da bir gerçek. Geçmişini bilmeyen, kendine
güvenmeyen, geleceğini sağlıklı kuramaz. Her ümitsiz
olduğumuz konuda, yılgın olduğumuz zamanda dönüp geriye
baktığımızda ders alacağımız, destek alacağımız
örneklerden biri… Çanakkale…
Bizler savaşta dahi düşmanına dürüst davranmış,
merhamet göstermiş, kendi cenaze namazlarını kendi
kılmış, tüfek kabzalarında teyemmüm etmiş askerlerin
torunlarıyız. “Ben size ölmeyi emrediyorum!” diyerek
vatanı ve milleti için ne kadar kararlı olduğunu
gösteren bir kumandanının, bu emrini yerine getirmek
için gözünü bile kırpmadan Allah, Allah diyerek, ezbere
bildiği Kur-an’ı Kerim ayetlerini okuyarak ölüme
koşanların torunlarıyız. Atalarımız, gazilerimiz ve
şehitlerimiz görevlerini hakkıyla yaptılar. Sıra şimdi,
onların toprak olmasıyla hayatını hür bir şekilde
yaşayan bizlerde…
Tarih ilminin en mühim ve vazgeçilmez kaynakları resmi
arşiv ve resmi devlet tarihleri olan kroniklerdir.
Bunların yanında hatıralar, seyahatnameler ve salname
gibi eserler de tarih ilmine büyük ölçüde kaynaklık
ederler. Hadiselere tanık olan kişilerin kaleme aldığı
hatıralar, bazen arşiv kayıtlarında bile bulunamayacak
derecede önemli bilgiler içerirler.
Onlara, Osmanlı’nın düşmanı olanlara göre Osmanlı
Devleti parçalanacak ve her parçası
sömürgeleştirilecekti. Bunun zor olmayacağını
düşünüyorlardı. İngiltere Bahriye 1nci Lordu Churchill,
savaş komitesinde Çanakkale’ye bir an önce
saldırılmasını savunurken “Türklerin gırtlağı bu
boğazdadır” diyordu. “Onu demir bir elle şöyle bir
sıkmak yeter. O büyük gibi görünen köhnemiş imparatorluk
cansız kollarımıza yıkılır.”
Bunun için bir araya gelmiş Müttefik Kuvvetleri
Başkomutanı Hamilton, Türklerin yalnız İstanbul’dan
değil Anadolu’dan da sökülüp atılacağını söylüyordu.
Türklerin Asya’ya sürülmesi Avrupa’da “Şark Meselesi”
olarak anılan, eskiden beri süre gelen bir hedefti.
Savaştan önce Gelibolu, Çanakkale, İzmir ve Rodos’ta ki
İtalyan, Amerikan, Fransız sefirleri İstanbul’daki
İngiliz elçiliğine bölgenin günü gününe izlendiğini
gösteren ve çeşitli bilgiler içeren raporlar yağdırmışt
İngiliz ve Fransız Donanması, Şubat 1915 te Çanakkale
Boğazına saldırıyı başlattı. 18 Mart 1915 te boğazı
geçmek için yapılan büyük hücumda “Yenilmez Armada” Türk
Savunması tarafından perişan edildi. Oysa Amiral Carden
2 Mart’ta ki durum değerlendirmesinde “İki hafta sonra
Marmara’dayız” demişti. Denizden muvaffak olamayınca
Müttefikler derhal karadan hücum kararı aldı. Yine
işlerinin çok zor olmadığını düşünüyorlardı. Türklerin
bu kadar büyük bir orduya dayanamayacağı, teslim olmayı
seçecekleri muhakkaktı onlara göre…
İngiltere ve Fransa gibi devrin en güçlü ve sömürgeci
iki devletinin, seçkin tümenleriyle, sömürge
askerleriyle, en yeni silahlar ve devrin en büyük
donanmasıyla başkent İstanbul’un kapısına dayanmış
olması yalnız ağır bir tehdit değil küçümseyici bir
hakaret de içeriyordu. Sanki “Seni tarihten atmaya
geldik, senden korkumuz yok, sana saygımız da yok”
diyorlardı…
Türk
Ordusu bu tehdit ve hakarete acaba nasıl bir silahla
karşı koyabilecekti? Asteğmen Ahmet Mûcip bey,
Çanakkale’de düşman hücumunu beklerken diyordu ki; “Ya
Avrupa’dan Endülüslüler gibi kılıç ve kamçı darbeleri
altında kovulacak veyahut şeref ve haysiyetimizle bu
güzel topraklarımızda yaşama hakkını kazanacaktık. En
ağır silahımız bu düşünceydi.”
Çanakkale Cephesinde savaş Ocak 1916 da ordumuzun
muhteşem zaferiyle sona erdi. İsviçre’de Gazete Lozan,
“Türkler Asya’ya atılamadı” diyordu manşetinde. Ağır
silahımız görevini yapmıştı.
Çanakkale Zaferinin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek,
ancak, 1nci Dünya Savaşına girişimiz, Çanakkale
cephesinin açılışı, öncesi ve sonrası ile 18 Mart 1915
te Müttefik donanmaya karşı kazanılan zafer, kara
muharebeleri, düşmanın çekilişi ve bütün bunlara eşlik
eden siyasi gelişmeler ile yaşanan muharebelerin içine
girmekle mümkündür…
Çanakkale Zaferinin büyüklüğünü bu günün nesilleri hala
yeterince öğrenebilmiş değildir. Çanakkale’de
savaştığımız istilacı ordunun, uğradığı büyük mağlubiyet
üzerinden yükselttiği anıt, muzaffer ordunun anıtını
geçmiştir. Artık zaferimizin hatırasını onlara layık
şekilde değerlendirmeliyiz.
Mehmetçik Çanakkale’de geçmişin biriktirdiği türlü
yoksulluklar içinde savaştı. Fakat bu yoksulluk
sırtında, ayağında, sofrasında, silahında kalmıştı,
ruhuna ve inancına işlememişti. Bunun içindir ki
Mehmetçik Çanakkale’de yalnızca tüfeği, süngüsü ve
göğsündeki zengin imanı ile zamanın en güçlü silahlarına
ve donanmasına sahip, sömürgelerinin bütün kaynaklarını
harekete geçirmiş bir orduya, tarihinin en acı
yenilgisini tattırmış, tarihinin en ağır kayıplarını
verdirmiştir.
Çanakkale; tarihimizin, asaletimizin, karakterimizin ve
inancımızın zaferidir. Çanakkale, istilacı ve sömürgeci
dehşet ordusuna ruhumuzun ve inancımızın cevabıdır. Biz,
o yenilmez asaleti, karakteri ve ruhu inşa eden imana
bağlılığımızı tekrar etmeyi seviyoruz.
1.
Dünya Savaşına girişimizi ve memleketimizi buna
sürükleyen nedenlere bir göz atacak olursak önümüze
çıkan tablo şu şekilde gelişmektedir. 1900 lü yıllar
başlarında İngilizler sömürgeleriyle birlikte dünya
altın rezervinin % 80ini tasarrufu altında bulunduruyor,
Alman Deutsche Bank ise, yatırımlarını gittikçe
artırıyordu. 1911 de bir başka sömürgeci olan Fransa
Fas’ı işgal edince hemen arkasından Almanya savaş
gemilerini Fas’a gönderdi. Bu Fransa için açık bir
tehdit unsuruydu. Dünya savaşın kaçınılmaz olduğunu
hissediyordu. Ama bu noktada Almanya kendisine teklif
edilen Kongo ile yetinince Fransa ile anlaştılar. Bu
durum İngiltere’yi tedirgin etti. Alman tehlikesinden
bahseden politikacılar ortaya çıktı ve bunların başında
da birkaç yıl sonra “Mutlaka Çanakkale” diyecek olan
Winston Churchill vardı. Avrupa sınırlarından taşıyordu.
Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları
Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve
Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe
dönüşüyordu.
Osmanlı Devleti ise tarihin gördüğü en geniş sınırlara
sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde
barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 1900
lü yılların başlarında kaybetmeye başlıyordu. Dışta ve
içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor,
topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak
Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya
yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında
Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını
ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü
bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları
hazırlanıyordu. Rusya boğazları ele geçirip sıcak
denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve
Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi
tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın
kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası
güdüyor, İtalyanlar ise Antalya ve civarına sahip olmayı
istiyorlardı.
Osmanlı Devleti ya savaşa girerek kendi yolunu çizmeye
çalışacak ya da savaştan galip çıkacak İngiltere ve
Rusya’nın sömürgesi olmayı bekleyecekti. Osmanlı
Devletinin, İngiltere-Rusya tehlikesi karşısında, her
türlü dertle boğuştuğu bir sırada savaşa girişi: “ Yavaş
yavaş boğulmaktansa silahlı hızlı çözüm aramak
tercihiydi.” O günlerin üzerinden 100 yıla yakın bir
zaman geçmesine rağmen, hâlâ “Büyük ameliyat korkusu”
içinde olduğumuza bakarak 1914 yılı yöneticilerinin
zihinlerinden neler geçtiğini anlayabiliriz belki.
Tüm
bunlar olup biterken, 26 Mayıs 1908 de Basra Körfezi
İran’a yakın Mescid-i Süleyman Mevkiinden önemli petrol
üretim haberi geldi. Petrol İngiltere’nin Osmanlı
Devletinin toprak bütünlüğü düşünceleri konusunda önemli
değişiklikler yapacaktır. İngiltere Osmanlı Devletini
parçalama politikasını kendine has metotlarla sürdürmeye
devam ederek son darbe için sabırla beklemiştir.
Aslında, Ortadoğu’da petrol varlığı daha 1870ler de
gündeme gelmiş, 1900 ün hemen başında da buralarda
zengin petrol yatakları olduğu kesinleşmiş ve bu durum
İngiltere’nin, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü
parçalama politikasını hızlandırmıştı. Osmanlı bu
dönemlerde bir taraftan da Fransız Cizvitlerinin papaz
okulları ve Amerikalı Protestanların misyoner kolejleri
ile de uğraşıyordu. Bunlar bulundukları yerlerin etnik
yapılarından maden rezervlerine, haritalarından aşiret
kavgalarına kadar her konuda raporlar hazırlayıp ilgili
yerlere iletiyor ve Ermeni-Rum ayaklanmalarına destek
oluyorlardı.
Beyrut Amerikan Kolejinin Müdürü Harold W. Todd, Ford
Vakfına gönderdiği 7 Ocak 1900 tarihli raporunda diyordu
ki: “Türkler Arap beldelerinin sadece bekçisi olma
hüviyetine girdiler. Bu bekçiyi yakın gelecekte
Araplarla onlara sahip çıkmak isteyen Avrupalılar
kovacaklardır. Fakat bu yenileri Arapların bekçisi değil
efendisi olacaktır.”
1914
Eylülünde Irak’ta, Şatra’da, Musul’da Barzani Bölgesinde
ayaklanmalar vardı. İzmir’de Rum, Doğu’da Ermeni
çeteleri isyan halindeydi. Irak’ta konsolosluklar
çetelere dağıtılan silahlarla doluydu.
1
Ekim 1911 de Bahriye 1nci Lordu olan Churchill 1913 te
“İhtiyacımız olan petrol kaynaklarının kontrolümüz
altında olmasını sağlamalıyız” diyerek İngilizlerin o
tarihteki ve gelecekteki fikirlerini ortaya koymuştur.
İngiltere’nin Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü
açıkça hedef alması, Osmanlı’nın İngiltere’ye karşı
denge unsuru olarak kullandığı, Almanya ile askeri
yakınlaşma ve işbirliği bazen açık bazen gizli
geliştirilmeye başladı. Avrupalı milletlerin arasındaki
sömürge kavgası; bilimde ve teknolojide ortaya çıkan
muazzam ilerlemenin verdiği güçle son hadde gelmiş,
dünya bir kıvılcımla infilak edecek cephaneliğe
dönüşmüştü.
28
Haziran 1914 te Avusturya-Macaristan Veliahdı Français
Ferdinand bomba ile yaralanan yaverlerini hastanede
ziyarete giderken 19 yaşındaki Sırp Gavrilo Princip
tarafından arabasının içinde karısıyla birlikte tabanca
ile öldürüldü. Beklenen kıvılcım bu oldu. Avusturya’nın
28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının
ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yanda
Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü
İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve
Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda
Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi. Savaş ilanlarının ardından
tarafsızlığını ilan eden İtalya, bir yıl sonra İtilaf
Devletleri safına katıldı.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı
Devleti önceden beri süregelen ilişkileri nedeniyle 2
Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma sonucu
Almanya ile ittifakını kesinleştirdi. Bu tarihten sonra,
güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık
ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz
donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş
gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve ardından
boğazları tüm yabancı gemilere kapatır. GOEBEN ve
BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin
tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu
iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve
hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi
yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve
Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı
Donanması’na katılmış olur. 27 Eylül 1914’te de Alman
Amiral Souchon komutasındaki, aralarında Yavuz’unda
bulunduğu bir Osmanlı filosu, tatbikat amacıyla çıktığı
Karadeniz’de Ruslara ait limanları bombalayıp, buğday
silolarını ve petrol depolarını havaya uçurarak bazı
kale topçularını susturdu. Buna karşılık olarak 1 Kasım
1914’te de Ruslar doğu sınırlarımızı geçerek fiilen
savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın
içine çekilmiş olur.
Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar ve İstanbul
konumları nedeniyle her zaman büyük çıkar çatışmalarına
yol açmış, daima devrin güçlü devletlerinin hedefinde
olmuş, onların birbirleri ile ilişkilerinde belirleyici
rol oynamıştır. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi
itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege
Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda
taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından
daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir. Her iki
boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz’i
Karadeniz’e, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan su geçitleri ya
da köprüler değil, Akdeniz’in öteki önemli su
geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş kanalı ile de
bütünleşerek, dünyanın büyük denizlerini (Atlas ve Hint
okyanusu gibi) ve büyük kıta kara parçalarını birbirine
bağlayan, daha geniş anlamdaki jeopolitik konumuyla,
dünya siyaset ve iktisadiyatı üzerine olan etkilerini bu
gün de korumaktadır. Bu nedenlerledir ki, Türk
Boğazları, uluslararası ilişkilere yön vermede daima
odak noktası olmuşlardır. Gerçekten tarihin eski
dönemlerinden beri ön planda, Avrupa ve Asya ülkeleri
arasında başlamış olan ekonomik, ticari ve siyasi
ilişkilerle, askeri hareketler, sürekli olarak Boğazlar
bölgesinde cereyan etmiştir. Başka bir deyişle Boğazlar,
dünyanın diğer parçalarında pek görülmemiş ardı arkası
kesilmeyen mücadelelere sahne olmuştur. 1808 de Napolyon
Petersburg’daki elçisine “O muazzam meselenin esasını
daima şu nokta oluşturmaktadır.” der. “İstanbul
kimin olacak?” Tarih boyunca uğurlarında nice
savaşlar verilen boğazlar ve İstanbul stratejik,
ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler.
Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam
ettikleri açıktır.
İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin
başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik
önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle
yapılanan bu düşünce; aynı zamanda Almanya’dan yeterli
yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen
Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum
etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek,
İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde
manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan
pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf
Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Avrupalı
devletler Boğazlardan geçebilirlerse, kazandıkları
başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde
sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir durum
yaşanmayacaktı.
Bu
düşüncelerle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş
kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı. “ Denizlere
hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket
eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın
yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı
Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral
Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın
şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına
karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan
İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı
açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez
donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük
armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek
hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji
açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu
armada ile asla baş edemezdi.
İngiltere’nin en az iki yüz yıldır titizlikle
hazırladığı ve yavaş yavaş sonuna getirdiği bir planın
tamamlanma safhası olan ve Osmanlı Devletinin
parçalanarak her parçasının sömürgeleştirileceği sonucu
beklenen, Çanakkale harekatında ilk fiili saldırı, 3
Kasım 1914 te müttefik filonun 4
dretnot ve 22 kruvazörle dış tabyalarımızı
bombalamaları ile başladı. Daha sonra İtilaf
Devletleri’nin asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915’ten 13
Mart 1915’e kadar düşman gemilerince tabyalarımızın top
ateşine tutulması ve mayın tarama gemilerinin
olabildiğince yol açmaları ile devam etti. Boğazları
zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman
kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları
bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay
boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da
büyük bir gelişme elde edilememişti. 18 Mart’a kadar
geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli
yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile,
Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip
edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala
ilerde olacaklar belirsizdi. Ve 18 Mart 1915 sabahı
geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını
bilmiyordu.
Orada bulunan her iki taraftakiler için hayatlarının en
uzun günü olan 18 Mart 1915 günü bittiğinde, bir çok
Müslüman ve gayrimüslim insan savaş nedeni ile
hayatlarını kaybetmiş, geride kan, gözyaşı, bir neslin
kaybı ve acı hatıralar bırakmış, ileriki günlerde
Çanakkale’nin tüm dünyaca tanınıp isminin ezberlenmesine
kadar gidecek yeni bir dönem başlayacaktı.
O
dönemde henüz çok yeni, mütevazı ve geliştirilmeye
muhtaç bir durumda olan Türk askeri havacılığı Çanakkale
Muharebeleri başladığı zaman, Çanakkale Müstahkem Mevzi
Komutanlığı emrinde Nara Meydanı’na konuşlandırılan
Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm.
Fazıl ve Ütğm. Cemal’in yaptıkları keşif uçuşları
sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin
faaliyetlerini izleyerek büyük yararlık göstermiş, 18
Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı
hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve
miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı
takip imkanı sağlamıştır. Son defa 18 Mart 1915 günü,
havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu
şöyle vermişlerdir:
“
Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan;
19’u ağır, 3’ü hafif olmak üzere 22’si kruvazör,
diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir.
Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar
görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe
düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri
de demir almaktadır. ” 18 Mart günü öğleden sonra da,
havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman
kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredildiğinde, bir
saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros
Koyu’nda 13 harp, 4 nakliye, 29
kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin
bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil
topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını
rapor etmiştir. Çanakkale Muharebeleri süresince,
karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk
havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer
hava görevlerini de icra etmişlerdir.
18
Mart 1915 Perşembe günü öyle bir gündür ki her saniye,
her dakika, her saat, aynı anda Anadolu yakasında Nara,
Mecidiye, Çimenlik, Hamidiye, Erenköy, Dardanos; Rumeli
yakasında Değirmenburnu, Namazgah, Rumeli Mecidiye,
Rumeli Hamidiye tabyalarında, Baykuştepe, Akyarlar,
Kepezburnu, Soğanlıdere, İntepe ve Nara bataryalarında,
Kilitbahir ve Hastanebayırında ki uçak bataryalarında,
bunların her birinde ayrı birer destan yazılmaktadır.
Bunlardan başka Nusret mayın gemisi ile Boğazın serin
sularında, torpido bataryaları ile Çimenlik önünde,
Kilitbahir-Namazgah mevkiinde, yine destanlar
yazılmakta, mütevazi havacılarımızın iştirakleriyle de
insan üstü bir mücadele ile müdafaa devam etmekte, sekiz
saatte üzerine 50 bin top
mermisi atılan Türk kuvveti canını mermi yapıp
düşmana hücum ediyor, muharebeyi kazanıyordu. Baştan
ayağa kan kesilerek, kana batarak, oradan parçalanmış
gövde, görmeyen göz, işitmeyen kulakla çıkma pahasına
Çanakkale’de düşman kuvvetlerine geçiş izni
vermemektedir. Tabi buna paralel olarak ta denizde,
saldırı halindeki müttefik kuvvetleri askerleri,
subayları, generalleri şaşkınlıktan şaşkınlığa
düşmektedir.
Deniz kuvvetlerinin birleşip aralarında vazife taksimi
yaparak kalktıkları hücumda Queen Elizabeth, Agamemnon,
Lord Nelson, İnflexible, Triumph, Prens George, Gaulois,
Charkemagne, Bouvet, Souffren, Majestic, Swiftsure,
Ocean, İrresistible, Vengeance, Albion, Canopus ve
Cronwallis gemilerinin tüm toplarını ateşleyerek sağlı
sollu kıyıları yoğun ateş altında tutuyor, Müttefik
Kuvvetler Başkomutanı İan Hamilton’un ifadesiyle;
“Vickers ve Armstrong markalı toplar kıyılarda hayatı
temsil eden her varlığı öldürmek için yeri göğü
sarsıyordu.”
18
Mart 1915 Perşembe günü sona ererken saat 18 sıralarında
Komutan Amiral Robeck Müttefik Kuvvetler filosuna geri
çekil emri vermişti. Bilanço düşünmedikleri kadar ağır
olmuştu. Bouvet batmış, Ocean ve İrresistible
kaderlerine terkedilmiş hayalet gemiye dönmüşler ileriki
saatlerde batmışlardı, Agamemnon, Gaulois, Souffren ve
İnflexible ağır şekilde yaralanmış, şimdilik savaş dışı
kalmışlardı. Ayrıca bir çok mayın tarama gemisiyle iki
muhrip batmış, yedi muhrip te yaralanmıştı. Az veya çok
hasara uğramayan gemi kalmamış, resmi kayıtlara göre
1273 ölü, 647 yaralı vermişlerdi.
Buna
karşılık Türk tarafında 58
şehit, 74 yaralı verilmiş, 4 top harap olmuş, 2 top
hasar görmüş, telefon hatları zarar görmüş,
cephane stoklarının altıda biri harcanmıştı. Bu
düşmanımızın kullandığı cephanenin dörtte biri bile
değildi.
Artık Çanakkale kanlı bir savaşın eşiğindedir. “Mutlaka
ve kolay başarırız” inancı ile Boğaz’a hücum edip orada
ağır bir yenilgiye uğrayan düşman şimdi aynı inançla
karadan saldıracaktır.
Seferberliğin ilan edilmesiyle birlikte Harp Okulu
öğrencileri Asteğmen rütbesi ile ordulara dağıtılmıştı.
Bunlar 19-20 yaşlarında gençlerdi. Yurdun dört bir
yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale’ye. Düşmanın
alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer
süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark,
çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr… Hepsinin hayali, dökerek
oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille
de karış karış toprağına yazmak “Çanakkale geçilmez,
Çanakkale geçilmez” feryadı.
Denizden geçiş başarılamayınca kara harekatına karar
vererek, yaptıkları planlamalara göre
75 bin asker, 16 bin hayvan,
3104 araba ve savaş gemileri ile bunların
destekçisi yüzlerce gemiden oluşan müttefik kuvvetler,
hava kuvvetlerinin desteğinde Kabatepe, Arıburnu ve
Seddülbahir sahilleri asıl çıkarma yeri, Bolayır,
Kumkale ve Beşike sahilleri de aldatıcı çıkarma yerleri
olarak seçilerek 25 Nisan 1915 günü sabah saat 04
sıralarında çıkarma başlamıştı. Bu ve bundan sonraki
bütün taarruzlarda, bu vatanın güzide evlatlarının
yaralı göğüsleri siper edildi, gözleri karardı, o çelik
bilekler kendisini boğmaya gelmiş elleri kırıp kırıp
attı. Öyle ki düşman komutanları onları “Bu günkü düşman
Gazi Osman Paşa’nın Plevne’yi savunan askerlerinin
aynısıdır” diyerek anlatmak durumunda kalıyordu. Durmak
bilmeyen gök gürültüsü ve yıldırımlarıyla çarpan korkunç
bir kasırga halini alan bombardımana, 20 metre yüksekte
patlayıp 200 metre alana yayılan şarapnel yağmuruna,
cehennem gibi mermi kasırgasına rağmen piyademiz
sarsılmadı, siperlerini terk etmediler.
Balıkesirli araştırmacı Aydın Ayhan “Çanakkale… Ah
Çanakkale…” adlı eserinde naklettiği harp hatıralarından
birini şöyle anlatır:
“Babamın dostlarındandı. Misafir gelirdi. Bağdaş kurmaz,
diz çöker öyle otururdu. Harp hatıralarını anlatırdı
bize. Çanakkale, Gazze, Kafkas Cephelerini dolaşmış,
Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşmış, ancak İzmir’in
kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti.”
Gazi
bir gün der ki:
“Biz
kendi cenaze namazımızı kıldık Çanakkale’de.”
“Nasıl?” derler. Nasıl?
Kitre muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde
hücum sıralarını beklemektedir. Ön siperlerdekiler ileri
fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor.
Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır.
Sinirler gergin.
Bütün dudaklar kıpır kıpır… Herkes dualar okuyor,
Kelime-i Şehadet getiriyor.
Yüzbaşı
sesleniyor askerlerine:
“…Aslanlarım! Biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin
huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim. Tüfeklerimizin
kabzasına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim.”
Eller
dolaşır tüfek kabzalarında, teyemmüm edilir…
Derken
yine seslenir Yüzbaşı: “Haydi aslanlarım! Daha hücuma
vakit var. Cenaze namazımızı kendimiz kılalım! Kabe
karşımızda!”
Ve
bağırır Oflu Ali Çavuş: “Er kişi niyetine!”
O
hücumda pek az kişi sağ kalmıştır.
Biz ne
diyebilirdik ki Akif dememiş olsaydı… “Ah, ruhumun
vahyini duysam da geçirsem taşına”.
Bir
başka gün, bir başka yer…
Akşamüzeri
genç bir subay, elli kadar asker üstleri başları perişan
ellerinde süngülü tüfek sürünerek mevzide yerlerini
almaya çalışırlar. Genç subay askerlerine “Ben ileriye
gideceğim. Düdük çaldığımda birden fırlayıp arkamdan
gelin. Ben ne yaparsam sizde onu yapın” dedi ve
sürünerek gözden kayboldu. Yanlarındaki çavuşun
komutuyla tüfeklerindeki mermileri ve süngüleri kontrol
eden askerler vasiyetlerini yaparak birbirleriyle
helalleştiler. O sırada birisi küçük bir şişede hacı
misi (kokusu) çıkardı. Dindarane tevekkül ile parmak
uçlarını ıslattı ve sakalına boynuna sürdü. Allah’ına
temiz, iman ve sevinç dolu kavuşmak istiyordu.
Bu
şişecik elden ele dolaştı. Bu koku son dakikalarındaki
bu insanlara manevi kuvvet verdi. Birisi ellerini
kaldırdı, içinden bir şeyler okudu. Belki kendisine
Fatiha okuyordu. Biri tekbir getirdi. İkinci tekbiri hep
birden aldılar. Üçüncü tekbiri en yüksek ses ve
heyecanla aldılar.
Bu
sırada birisi “Kanım helal olsun! Vatanımı kurtar Ya
Rabbim!” diye bağırdı.
Diğerleri de böyle yapacaktı fakat keskin kısa düdük
sesi duyuldu. İnsan takati dışında bir gayretle
fırladılar ölüme doğru. Birkaç dakika sonra fırladıkları
yerde hayat eseri kalmadı.
Bu
elli kadar Bursalı askerin tarihi bu satırcıklardır.
Fakat Çanakkale’de yüzlerce elli kadarlar, yüz kadarlar,
bin kadarlar vardır ki birkaç satırcık bile tarihleri
yoktur.
Allah (c.c) Kur-an’ı Kerim, Ali İmran Suresi 13 ncü
ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır.
“Birbiriyle karşılaşan iki grupta, sizin için ibret
vardır.(Onlardan) bir grup Allah yolunda savaşanlar,
diğeri de inkarcılar (idi ki) bunlar o (Allah yolunda
savaşan Müslüma)nları bizzat gözleriyle kendilerinin iki
misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla
destekler. Şüphesiz bunda (hakikat) gözü açık olanlar
için bir ibret vardır.”
Ve
Yine Enfal Suresi 17 nci ayeti kerimesinde de şöyle
buyurmaktadır.
“Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü.
Attığın zamanda sen atmadın, fakat Allah at(tırıp onları
perişan ve mağlup et)ti.(bu da) mü’minleri,
katından(yaptığı) güzel bir imtihanla sınamak içindir.
Şüphesiz ki, Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.
Bu
gün Çanakkale’de, savaştan daha çok hatıra
saklayamadığımız için hüzünlüyüz.
Siperler
kalmalı, asıl mezarlıklar kalmalı ve korunmalıydı.
Şehitlerimiz,
bu hatıranın korunacağı, unutulmayacağı umudundaydı.
Geleceğimiz için, hiçbir engele teslim olmadan canlarını
verdiler. Hepimizi aziz kıldılar.
Orada yapraklar hâlâ şehitlerin türkülerini mırıldanır.
Onlardan bir-ikisinin saf ve temiz yüzüne bakmak
isterseniz, bir avuç toprak alırsınız yerden,
seyredersiniz uzun uzun. Emin olun size tatlı tatlı
bakıyor olacaklardır.
Sacit
Arvasi’nin yine böyle bir anma gününde kaleme aldığı
yazısını birlikte okuyalım: “Çanakkale’ye her
baktığımda, Gelibolu’yu bir damla yaş gibi Ege’ye
süzülür görürüm. Sanki memleketimin haritası ağlar gibi.
Gelibolu’ya her baktığımda, boğazın köpüklü suları
içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler katlanır
kalbimden. ”Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk’a
yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir
yaş gibi denize uzanıyorsun!” Boğazın köpüklü suları
kıyılarına vurur; “iki yüz elli bin can… iki yüz elli
bin tane can…” yankıları hıçkırık olur, Gelibolu
ağlar.”
Bu konudaki son kelime ne olabilir ki ey şehitlerimiz.
Senin orada en çok tekrar ettiğin kelimeden başka?
Allah, Allah, Allah…
|