‘18 MART ÇANAKKALE DESTANI’ ÖZEL PROGRAMLARININ SES DOSYALARI




   


Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya,
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar,
O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.
                                        Mehmet Akif Ersoy

Ecdadımızın en gencinden en yaşlısına kadar vatanı ve namusu için gözünü kırpmadan canını feda ettiği bir gün...

Dünyanın en donanımlı ordularına karşı imanın zafer kazandığı bir gün...

Vatan toprağını çiğnetmemek, Kur’an-ı ve al sancağı yere düşürmemek için 250 binden fazla şehit verdiğimiz bir gün...

18 Mart Çanakkale destanı…

Tarihe “Çanakkale geçilmez” ibaresinin altın harflerle yazıldığı Çanakkale destanının 92. yıldönümünü 18 Mart 2007 Pazar günü AKRA FM’de özel yayın akışıyla kutladık…

Çanakkale bir destan... Hem de kanla yazılan destan... Milletimizin oluşturduğu Çanakkale harikasını inceleyenler, orada nice insanlık ve kahramanlık olayına şahit olurlar. Kalbi rikkate getiren, gözleri yaşartan, insanı duygulandıran pek çok olaya...

Mehmetçik Çanakkale'de yalnız düşmanla çarpışmadı. Nice yokluk ve sıkıntılarla da mücadele etti. Peki, bu kadar büyük fedakârlığın amacı neydi? Mehmet Akif'in ifadesiyle, "Bir hilâl uğruna..." ülkeye düşman ayak basmasın, namuslar kirlenmesin, diye...

Bu iman ve cesaret, "Bir haftada İstanbul'u alıp Türkiye'yi haritadan sileriz." diyen düşmanların emellerini boşa çıkarıyordu. Hem de düşmanın elindeki gelişmiş teknolojiye meydan okuyarak... Çünkü onlar, şehitlik gibi büyük bir makama ulaşmayı en büyük meziyet ve Allah'ın en büyük lütfu kabul ediyorlardı: "Allah yolunda öldürülen (şehitler) kimseler hakkında "ölüler" demeyin, fakat siz (bunu) anlayamazsınız.” (Bakara: 154)


 

Çanakkale Destanı Özel Sohbeti
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 01.12.1996 tarihinde İskenderpaşa Camii’nde yaptıkları “Şehitlerin Dereceleri” konulu sohbeti...

Hadisler Deryası Çanakkale Destanı Özel
Merhum Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin 28.07.1985 tarihinde İskenderpaşa Camii’nde yaptıkları “Şehit Olmak ve Şehitlik Mertebesi; Müslümanların Savaşta Dikkat Ettikleri Hususlar” konulu sohbeti...

Çanakkale Destanı Özel Söyleşisi – 1
Ömer Faruk Tuna’nın ev sahipliğindeki programa, Çanakkale gazisi torunu ve Çanakkale üzerine eser telif eden yazar Gazanfer Şanlıtop konuk olarak katıldı. Programda, “Çanakkale Ruhu ve Hatıraları” anlatıldı.
Çanakkale Destanı Özel Söyleşisi – 2
Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, şair ve yazar Prof. Dr. Nurullah Genç ve Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Abbülkerim Dinç’in katıldıkları programda, şiir dinletileri eşliğinde Çanakkale destanı anlatıldı.
Çanakkale Destanı Özel Belgeseli – 1
Serpil Özcan’ın hazırlayıp Yunus Asım Aksoy’un seslendirdiği programda, Çanakkale savaşının sebepleri ve savaş süreci ile savaşın askeri, siyasi ve toplumsal sonuçları konu edilidi. Programda, Çanakkale şiirleri ile tarihi belgelere ve telgraflara da yer verildi.

Çanakkale Destanı Özel Belgeseli – 2
Hasip Sönmez’in hazırlayıp Erol Eren’in seslendirdiği programda, Çanakkale ruhu farklı bir üslupla anlatıldı. Çanakkale’de destan yazan askerlerin yaşadıkları zorluklara değinildi.

Çanakkale Destanı Şiirleri
Programda, başta milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy olmak üzere önemli şairlerin, Çanakkale destanı ve şehitlik üzerine kaleme aldıkları şiirlerinden örnekler seslendirildi.

•  AKRADAŞIM Çanakkale Destanı Özel
Çanakkale destanı kazanılırken çocuk yaşta cephede çarpışıp şehit düşenlerin anlatıldığı programda çocukların dilinden şiirlerle Çanakkale zaferi konu edildi. 

Genç AKRA Çanakkale Destanı Özel
Zümrüt Kurtuluş, Melis Tezer ve Gül Uzun’un hazırlayıp Halit Özgür’ün sunduğu programda, gençlere yönelik Çanakkale ruhunun önemi ve yaşatılmasının gerekliliği anlatıldı.
Haftanın Dosyası Çanakkale Destanı Özel
Mustafa Bilgin’in hazırlayıp sunduğu programda Çanakkale savaşına katılan ülkeler ve askeri güçleri dosya olarak sunuluyor.
Tarihten İzler Çanakkale Destanı Özel
Programda, Çanakkale zaferinin nasıl kazanıldığı kısaca anlatıldı.

 


                       
         

ÇANAKKALE BELGESELİ

Hazırlayan: Hasip Sönmez

            Bu gün 18 Mart 2007. Tarihimize altın harflerle kazınmış bulunan Çanakkale Zaferinin 92. senesi. Ünlü edebiyatçımız Tanpınar, “Mazisiz bir hâl tasavvur edilebilir fakat mazisiz bir gelecek tasavvuru imkansızdır” derken istikbalimizin köklerimizde olduğunu ne güzel vurguluyor. Evet bizim köklerimiz, son asırdaki “kökü inkar” akımlarına rağmen hâlâ toplumumuzun hafızasında ter ü taze canlılığını korumakta. Bundan tam 89 yıl önce Çanakkale’de inanılmazı inanılır yaparak “Vatan” adını verdiğimiz bu toprakları kanlarıyla tapulayıp bize devreden “Mehmetçik” adlı namsız yiğitleri hayırla yâd etmek en azından bir vefa borcu olduğu kanaatini taşıyoruz. Çanakkale savaşı, kendisinden her bakımdan üstün düşmana karşı Osmanlı Devletinin son kalesi ve Hilafetin merkezi İstanbul’un ele geçmemesi için canını dişine takarak yaptığı, âdeta küllerinden yeniden doğan bir milletin Allah’(c.c)ın yardımı ile var olduğu bir zaferdir. Bu zafer, ülkenin geleceği olan, analarının kınalı kuzusu nice gençler feda edilerek kazanıldı. Bu adsız ve namsız Mehmetçikler, o zamanki neslimizin en güzide evlatlarıydılar ve anaları onları cepheye gönderirken “vatanına, milletine ve mukaddesatına kurban olsun” diye ellerini kınalayıp cepheye uğurlanmış, ardın da “bak haa, arkandan vurulursan sana hakkımı helal etmem” diye tembihlemeyi de ihmal etmemişti.    

 Son yıllarda Çanakkale ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmakta, kitaplar yazılmakta, filmler çevrilmekte ve belgeseller yapılmakta. Bu çalışmalar Çanakkale’yi değişik bakış açılarıyla ele almakta, A dan Z ye incelemekte. Gerçekten; Çanakkale, bizlerin her yönüyle iyi anlamamız gereken bir muharebeler dizisidir. İşte bunun içindir ki Çanakkale konusunda yapılan her türlü çalışmanın önemi gayet büyüktür. Fakat ne kadar anlatılırsa anlatılsın yinede eksik bir tarafların kalacağı da bir gerçek. Geçmişini bilmeyen, kendine güvenmeyen, geleceğini sağlıklı kuramaz. Her ümitsiz olduğumuz konuda, yılgın olduğumuz zamanda dönüp geriye baktığımızda ders alacağımız, destek alacağımız örneklerden biri… Çanakkale…

 Bizler savaşta dahi düşmanına dürüst davranmış, merhamet göstermiş, kendi cenaze namazlarını kendi kılmış, tüfek kabzalarında teyemmüm etmiş askerlerin torunlarıyız. “Ben size ölmeyi emrediyorum!” diyerek vatanı ve milleti için ne kadar kararlı olduğunu gösteren bir kumandanının, bu emrini yerine getirmek için gözünü bile kırpmadan Allah, Allah diyerek, ezbere bildiği Kur-an’ı Kerim ayetlerini okuyarak ölüme koşanların torunlarıyız. Atalarımız, gazilerimiz ve şehitlerimiz görevlerini hakkıyla yaptılar. Sıra şimdi, onların toprak olmasıyla hayatını hür bir şekilde yaşayan bizlerde… 

Tarih ilminin en mühim ve vazgeçilmez kaynakları resmi arşiv ve resmi devlet tarihleri olan kroniklerdir. Bunların yanında hatıralar, seyahatnameler ve salname gibi eserler de tarih ilmine büyük ölçüde kaynaklık ederler. Hadiselere tanık olan kişilerin kaleme aldığı hatıralar, bazen arşiv kayıtlarında bile bulunamayacak derecede önemli bilgiler içerirler.

Onlara, Osmanlı’nın düşmanı olanlara göre Osmanlı Devleti parçalanacak ve her parçası sömürgeleştirilecekti. Bunun zor olmayacağını düşünüyorlardı. İngiltere Bahriye 1nci Lordu Churchill, savaş komitesinde Çanakkale’ye bir an önce saldırılmasını savunurken “Türklerin gırtlağı bu boğazdadır” diyordu. “Onu demir bir elle şöyle bir sıkmak yeter. O büyük gibi görünen köhnemiş imparatorluk cansız kollarımıza yıkılır.”

Bunun için bir araya gelmiş Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı Hamilton, Türklerin yalnız İstanbul’dan değil Anadolu’dan da sökülüp atılacağını söylüyordu. Türklerin Asya’ya sürülmesi Avrupa’da “Şark Meselesi” olarak anılan, eskiden beri süre gelen bir hedefti. Savaştan önce Gelibolu, Çanakkale, İzmir ve Rodos’ta ki İtalyan, Amerikan, Fransız sefirleri İstanbul’daki İngiliz elçiliğine bölgenin günü gününe izlendiğini gösteren ve çeşitli bilgiler içeren raporlar yağdırmışt

İngiliz ve Fransız Donanması, Şubat 1915 te Çanakkale Boğazına saldırıyı başlattı. 18 Mart 1915 te boğazı geçmek için yapılan büyük hücumda “Yenilmez Armada” Türk Savunması tarafından perişan edildi. Oysa Amiral Carden 2 Mart’ta ki durum değerlendirmesinde “İki hafta sonra Marmara’dayız” demişti. Denizden muvaffak olamayınca Müttefikler derhal karadan hücum kararı aldı. Yine işlerinin çok zor olmadığını düşünüyorlardı. Türklerin bu kadar büyük bir orduya dayanamayacağı, teslim olmayı seçecekleri muhakkaktı onlara göre…

İngiltere ve Fransa gibi devrin en güçlü ve sömürgeci iki devletinin, seçkin tümenleriyle, sömürge askerleriyle, en yeni silahlar ve devrin en büyük donanmasıyla başkent İstanbul’un kapısına dayanmış olması yalnız ağır bir tehdit değil küçümseyici bir hakaret de içeriyordu. Sanki “Seni tarihten atmaya geldik, senden korkumuz yok, sana saygımız da yok” diyorlardı…

Türk Ordusu bu tehdit ve hakarete acaba nasıl bir silahla karşı koyabilecekti? Asteğmen Ahmet Mûcip bey, Çanakkale’de düşman hücumunu beklerken diyordu ki; “Ya Avrupa’dan Endülüslüler gibi kılıç ve kamçı darbeleri altında kovulacak veyahut şeref ve haysiyetimizle bu güzel topraklarımızda yaşama hakkını kazanacaktık. En ağır silahımız bu düşünceydi.”

Çanakkale Cephesinde savaş Ocak 1916 da ordumuzun muhteşem zaferiyle sona erdi. İsviçre’de Gazete Lozan, “Türkler Asya’ya atılamadı” diyordu manşetinde. Ağır silahımız görevini yapmıştı.

Çanakkale Zaferinin ne olduğunu tam olarak anlayabilmek, ancak, 1nci Dünya Savaşına girişimiz, Çanakkale cephesinin açılışı, öncesi ve sonrası ile 18 Mart 1915 te Müttefik donanmaya karşı kazanılan zafer, kara muharebeleri, düşmanın çekilişi ve bütün bunlara eşlik eden siyasi gelişmeler ile yaşanan muharebelerin içine girmekle mümkündür… 

Çanakkale Zaferinin büyüklüğünü bu günün nesilleri hala yeterince öğrenebilmiş değildir. Çanakkale’de savaştığımız istilacı ordunun, uğradığı büyük mağlubiyet üzerinden yükselttiği anıt, muzaffer ordunun anıtını geçmiştir. Artık zaferimizin hatırasını onlara layık şekilde değerlendirmeliyiz.

Mehmetçik Çanakkale’de geçmişin biriktirdiği türlü yoksulluklar içinde savaştı. Fakat bu yoksulluk sırtında, ayağında, sofrasında, silahında kalmıştı, ruhuna ve inancına işlememişti. Bunun içindir ki Mehmetçik Çanakkale’de yalnızca tüfeği, süngüsü ve göğsündeki zengin imanı ile zamanın en güçlü silahlarına ve donanmasına sahip, sömürgelerinin bütün kaynaklarını harekete geçirmiş bir orduya, tarihinin en acı yenilgisini tattırmış, tarihinin en ağır kayıplarını verdirmiştir.

Çanakkale; tarihimizin, asaletimizin, karakterimizin ve inancımızın zaferidir. Çanakkale, istilacı ve sömürgeci dehşet ordusuna ruhumuzun ve inancımızın cevabıdır. Biz, o yenilmez asaleti, karakteri ve ruhu inşa eden imana bağlılığımızı tekrar etmeyi seviyoruz.

1. Dünya Savaşına girişimizi ve memleketimizi buna sürükleyen nedenlere bir göz atacak olursak önümüze çıkan tablo şu şekilde gelişmektedir. 1900 lü yıllar başlarında İngilizler sömürgeleriyle birlikte dünya altın rezervinin % 80ini tasarrufu altında bulunduruyor, Alman Deutsche Bank ise, yatırımlarını gittikçe artırıyordu. 1911 de bir başka sömürgeci olan Fransa Fas’ı işgal edince hemen arkasından Almanya savaş gemilerini Fas’a gönderdi. Bu Fransa için açık bir tehdit unsuruydu. Dünya savaşın kaçınılmaz olduğunu hissediyordu. Ama bu noktada Almanya kendisine teklif edilen Kongo ile yetinince Fransa ile anlaştılar. Bu durum İngiltere’yi tedirgin etti. Alman tehlikesinden bahseden politikacılar ortaya çıktı ve bunların başında da birkaç yıl sonra “Mutlaka Çanakkale” diyecek olan Winston Churchill vardı. Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa’yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu.

Osmanlı Devleti ise tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 1900 lü yılların başlarında kaybetmeye başlıyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti’ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa’daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti’nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu. Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin’i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya’nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya ve civarına sahip olmayı istiyorlardı.

Osmanlı Devleti ya savaşa girerek kendi yolunu çizmeye çalışacak ya da savaştan galip çıkacak İngiltere ve Rusya’nın sömürgesi olmayı bekleyecekti. Osmanlı Devletinin, İngiltere-Rusya tehlikesi karşısında, her türlü dertle boğuştuğu bir sırada savaşa girişi: “ Yavaş yavaş boğulmaktansa silahlı hızlı çözüm aramak tercihiydi.” O günlerin üzerinden 100 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, hâlâ “Büyük ameliyat korkusu” içinde olduğumuza bakarak 1914 yılı yöneticilerinin zihinlerinden neler geçtiğini anlayabiliriz belki.

Tüm bunlar olup biterken, 26 Mayıs 1908 de Basra Körfezi İran’a yakın Mescid-i Süleyman Mevkiinden önemli petrol üretim haberi geldi. Petrol İngiltere’nin Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğü düşünceleri konusunda önemli değişiklikler yapacaktır. İngiltere Osmanlı Devletini parçalama politikasını kendine has metotlarla sürdürmeye devam ederek son darbe için sabırla beklemiştir.

Aslında, Ortadoğu’da petrol varlığı daha 1870ler de gündeme gelmiş, 1900 ün hemen başında da buralarda zengin petrol yatakları olduğu kesinleşmiş ve bu durum İngiltere’nin, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü parçalama politikasını hızlandırmıştı. Osmanlı bu dönemlerde bir taraftan da Fransız Cizvitlerinin papaz okulları ve Amerikalı Protestanların misyoner kolejleri ile de uğraşıyordu. Bunlar bulundukları yerlerin etnik yapılarından maden rezervlerine, haritalarından aşiret kavgalarına kadar her konuda raporlar hazırlayıp ilgili yerlere iletiyor ve Ermeni-Rum ayaklanmalarına destek oluyorlardı.

Beyrut Amerikan Kolejinin Müdürü Harold W. Todd, Ford Vakfına gönderdiği 7 Ocak 1900 tarihli raporunda diyordu ki: “Türkler Arap beldelerinin sadece bekçisi olma hüviyetine girdiler. Bu bekçiyi yakın gelecekte Araplarla onlara sahip çıkmak isteyen Avrupalılar kovacaklardır. Fakat bu yenileri Arapların bekçisi değil efendisi olacaktır.”

1914 Eylülünde Irak’ta, Şatra’da, Musul’da Barzani Bölgesinde ayaklanmalar vardı. İzmir’de Rum, Doğu’da Ermeni çeteleri isyan halindeydi. Irak’ta konsolosluklar çetelere dağıtılan silahlarla doluydu.

1 Ekim 1911 de Bahriye 1nci Lordu olan Churchill 1913 te “İhtiyacımız olan petrol kaynaklarının kontrolümüz altında olmasını sağlamalıyız” diyerek İngilizlerin o tarihteki ve gelecekteki fikirlerini ortaya koymuştur. İngiltere’nin Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü açıkça hedef alması, Osmanlı’nın İngiltere’ye karşı denge unsuru olarak kullandığı, Almanya ile askeri yakınlaşma ve işbirliği bazen açık bazen gizli geliştirilmeye başladı. Avrupalı milletlerin arasındaki sömürge kavgası; bilimde ve teknolojide ortaya çıkan muazzam ilerlemenin verdiği güçle son hadde gelmiş, dünya bir kıvılcımla infilak edecek cephaneliğe dönüşmüştü. 

28 Haziran 1914 te Avusturya-Macaristan Veliahdı Français Ferdinand bomba ile yaralanan yaverlerini hastanede ziyarete giderken 19 yaşındaki Sırp Gavrilo Princip tarafından arabasının içinde karısıyla birlikte tabanca ile öldürüldü. Beklenen kıvılcım bu oldu. Avusturya’nın 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yanda Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya’dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya’dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa’yı ikiye bölmüşlerdi. Savaş ilanlarının ardından tarafsızlığını ilan eden İtalya, bir yıl sonra İtilaf Devletleri safına katıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önceden beri süregelen ilişkileri nedeniyle 2 Ağustos 1914’te yapılan gizli bir antlaşma sonucu Almanya ile ittifakını kesinleştirdi. Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve ardından boğazları tüm yabancı gemilere kapatır. GOEBEN ve BRESLAU’ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması’na katılmış olur. 27 Eylül 1914’te de Alman Amiral Souchon komutasındaki, aralarında Yavuz’unda bulunduğu bir Osmanlı filosu, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz’de Ruslara ait limanları bombalayıp, buğday silolarını ve petrol depolarını havaya uçurarak bazı kale topçularını susturdu. Buna karşılık olarak 1 Kasım 1914’te de Ruslar doğu sınırlarımızı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.

Osmanlı Devleti’nin elinde bulunan boğazlar ve İstanbul konumları nedeniyle her zaman büyük çıkar çatışmalarına yol açmış, daima devrin güçlü devletlerinin hedefinde olmuş, onların birbirleri ile ilişkilerinde belirleyici rol oynamıştır. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir. Her iki boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz’i Karadeniz’e, Avrupa’yı Asya’ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz’in öteki önemli su geçitlerinden Cebelitarık ve Süveyş kanalı ile de bütünleşerek, dünyanın büyük denizlerini (Atlas ve Hint okyanusu gibi) ve büyük kıta kara parçalarını birbirine bağlayan, daha geniş anlamdaki jeopolitik konumuyla, dünya siyaset ve iktisadiyatı üzerine olan etkilerini bu gün de korumaktadır. Bu nedenlerledir ki, Türk Boğazları, uluslararası ilişkilere yön vermede daima odak noktası olmuşlardır. Gerçekten tarihin eski dönemlerinden beri ön planda, Avrupa ve Asya ülkeleri arasında başlamış olan ekonomik, ticari ve siyasi ilişkilerle, askeri hareketler, sürekli olarak Boğazlar bölgesinde cereyan etmiştir. Başka bir deyişle Boğazlar, dünyanın diğer parçalarında pek görülmemiş ardı arkası kesilmeyen mücadelelere sahne olmuştur. 1808 de Napolyon Petersburg’daki elçisine “O muazzam meselenin esasını daima şu nokta oluşturmaktadır.” der. “İstanbul kimin olacak?” Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar ve İstanbul stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.

İtilaf Devletleri’nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya’ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce; aynı zamanda Almanya’dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı’yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul’u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri’ne katıldıklarını açıklayacaklardı. Avrupalı devletler Boğazlardan geçebilirlerse, kazandıkları başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir durum yaşanmayacaktı.

Bu düşüncelerle İngiltere 28 Ocak 1915’te Osmanlı’ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı. “ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill’in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher’ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.

 İngiltere’nin en az iki yüz yıldır titizlikle hazırladığı ve yavaş yavaş sonuna getirdiği bir planın tamamlanma safhası olan ve Osmanlı Devletinin parçalanarak her parçasının sömürgeleştirileceği sonucu beklenen, Çanakkale harekatında ilk fiili saldırı, 3 Kasım 1914 te müttefik filonun 4 dretnot ve 22 kruvazörle dış tabyalarımızı bombalamaları ile başladı. Daha sonra İtilaf Devletleri’nin asıl deniz harekatı 19 Şubat 1915’ten 13 Mart 1915’e kadar düşman gemilerince tabyalarımızın top ateşine tutulması ve mayın tarama gemilerinin olabildiğince yol açmaları ile devam etti. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti. 18 Mart’a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi. Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.

Orada bulunan her iki taraftakiler için hayatlarının en uzun günü olan 18 Mart 1915 günü bittiğinde, bir çok Müslüman ve gayrimüslim insan savaş nedeni ile hayatlarını kaybetmiş, geride kan, gözyaşı, bir neslin kaybı ve acı hatıralar bırakmış, ileriki günlerde Çanakkale’nin tüm dünyaca tanınıp isminin ezberlenmesine kadar gidecek yeni bir dönem başlayacaktı.

O dönemde henüz çok yeni, mütevazı ve geliştirilmeye muhtaç bir durumda olan Türk askeri havacılığı Çanakkale Muharebeleri başladığı zaman, Çanakkale Müstahkem Mevzi Komutanlığı emrinde Nara Meydanı’na konuşlandırılan Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm. Fazıl ve Ütğm. Cemal’in yaptıkları keşif uçuşları sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetlerini izleyerek büyük yararlık göstermiş, 18 Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı takip imkanı sağlamıştır. Son defa 18 Mart 1915 günü, havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu şöyle vermişlerdir:

“ Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan; 19’u ağır, 3’ü hafif olmak üzere 22’si kruvazör, diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir. Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri de demir almaktadır. ” 18 Mart günü öğleden sonra da, havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredildiğinde, bir saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros Koyu’nda 13 harp, 4 nakliye, 29 kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını rapor etmiştir. Çanakkale Muharebeleri süresince, karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer hava görevlerini de icra etmişlerdir.

18 Mart 1915 Perşembe günü öyle bir gündür ki her saniye, her dakika, her saat, aynı anda Anadolu yakasında Nara, Mecidiye, Çimenlik, Hamidiye, Erenköy, Dardanos; Rumeli yakasında Değirmenburnu, Namazgah, Rumeli Mecidiye, Rumeli Hamidiye tabyalarında, Baykuştepe, Akyarlar, Kepezburnu, Soğanlıdere, İntepe ve Nara bataryalarında, Kilitbahir ve Hastanebayırında ki uçak bataryalarında, bunların her birinde ayrı birer destan yazılmaktadır. Bunlardan başka Nusret mayın gemisi ile Boğazın serin sularında, torpido bataryaları ile Çimenlik önünde, Kilitbahir-Namazgah mevkiinde, yine destanlar yazılmakta, mütevazi havacılarımızın iştirakleriyle de insan üstü bir mücadele ile müdafaa devam etmekte, sekiz saatte üzerine 50 bin top mermisi atılan Türk kuvveti canını mermi yapıp düşmana hücum ediyor, muharebeyi kazanıyordu. Baştan ayağa kan kesilerek, kana batarak, oradan parçalanmış gövde, görmeyen göz, işitmeyen kulakla çıkma pahasına Çanakkale’de düşman kuvvetlerine geçiş izni vermemektedir. Tabi buna paralel olarak ta denizde, saldırı halindeki müttefik kuvvetleri askerleri, subayları, generalleri şaşkınlıktan şaşkınlığa düşmektedir.   

Deniz kuvvetlerinin birleşip aralarında vazife taksimi yaparak kalktıkları hücumda Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, İnflexible, Triumph, Prens George, Gaulois, Charkemagne, Bouvet, Souffren, Majestic, Swiftsure, Ocean, İrresistible, Vengeance, Albion, Canopus ve Cronwallis gemilerinin tüm toplarını ateşleyerek sağlı sollu kıyıları yoğun ateş altında tutuyor, Müttefik Kuvvetler Başkomutanı İan Hamilton’un ifadesiyle; “Vickers  ve Armstrong markalı toplar kıyılarda hayatı temsil eden her varlığı öldürmek için yeri göğü sarsıyordu.”

18 Mart 1915 Perşembe günü sona ererken saat 18 sıralarında Komutan Amiral Robeck Müttefik Kuvvetler filosuna geri çekil emri vermişti. Bilanço düşünmedikleri kadar ağır olmuştu. Bouvet batmış, Ocean ve İrresistible kaderlerine terkedilmiş hayalet gemiye dönmüşler ileriki saatlerde batmışlardı, Agamemnon, Gaulois, Souffren ve İnflexible ağır şekilde yaralanmış, şimdilik savaş dışı kalmışlardı. Ayrıca bir çok mayın tarama gemisiyle iki muhrip batmış, yedi muhrip te yaralanmıştı. Az veya çok hasara uğramayan gemi kalmamış, resmi kayıtlara göre 1273 ölü, 647 yaralı vermişlerdi.

Buna karşılık Türk tarafında 58 şehit, 74 yaralı verilmiş, 4 top harap olmuş, 2 top hasar görmüş, telefon hatları zarar görmüş, cephane stoklarının altıda biri harcanmıştı. Bu düşmanımızın kullandığı cephanenin dörtte biri bile değildi.

Artık Çanakkale kanlı bir savaşın eşiğindedir. “Mutlaka ve kolay başarırız” inancı ile Boğaz’a hücum edip orada ağır bir yenilgiye uğrayan düşman şimdi aynı inançla karadan saldıracaktır.

Seferberliğin ilan edilmesiyle birlikte Harp Okulu öğrencileri Asteğmen rütbesi ile ordulara dağıtılmıştı. Bunlar 19-20 yaşlarında gençlerdi. Yurdun dört bir yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale’ye. Düşmanın alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark, çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr… Hepsinin hayali, dökerek oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille de karış karış toprağına yazmak “Çanakkale geçilmez, Çanakkale geçilmez” feryadı.

 Denizden geçiş başarılamayınca kara harekatına karar vererek, yaptıkları planlamalara göre 75 bin asker, 16 bin hayvan, 3104 araba ve savaş gemileri ile bunların destekçisi yüzlerce gemiden oluşan müttefik kuvvetler, hava kuvvetlerinin desteğinde Kabatepe, Arıburnu ve Seddülbahir sahilleri asıl çıkarma yeri, Bolayır, Kumkale ve Beşike sahilleri de aldatıcı çıkarma yerleri olarak seçilerek 25 Nisan 1915 günü sabah saat 04 sıralarında çıkarma başlamıştı. Bu ve bundan sonraki bütün taarruzlarda, bu vatanın güzide evlatlarının yaralı göğüsleri siper edildi, gözleri karardı, o çelik bilekler kendisini boğmaya gelmiş elleri kırıp kırıp attı. Öyle ki düşman komutanları onları “Bu günkü düşman Gazi Osman Paşa’nın Plevne’yi savunan askerlerinin aynısıdır” diyerek anlatmak durumunda kalıyordu. Durmak bilmeyen gök gürültüsü ve yıldırımlarıyla çarpan korkunç bir kasırga halini alan bombardımana, 20 metre yüksekte patlayıp 200 metre alana yayılan şarapnel yağmuruna, cehennem gibi mermi kasırgasına rağmen piyademiz sarsılmadı, siperlerini terk etmediler.

Balıkesirli araştırmacı Aydın Ayhan “Çanakkale… Ah Çanakkale…” adlı eserinde naklettiği harp hatıralarından birini şöyle anlatır:

“Babamın dostlarındandı. Misafir gelirdi. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Harp hatıralarını anlatırdı bize. Çanakkale, Gazze, Kafkas Cephelerini dolaşmış, Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşmış, ancak İzmir’in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti.”
             Gazi bir gün der ki:
             “Biz kendi cenaze namazımızı kıldık Çanakkale’de.”
             “Nasıl?” derler. Nasıl?
              Kitre muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedir. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin.
              Bütün dudaklar kıpır kıpır… Herkes dualar okuyor, Kelime-i Şehadet getiriyor.

             Yüzbaşı sesleniyor askerlerine:
             “…Aslanlarım! Biraz sonra Cenab-ı Rabbül Aleminin huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim. Tüfeklerimizin kabzasına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim.”
             Eller dolaşır tüfek kabzalarında, teyemmüm edilir…
             Derken yine seslenir Yüzbaşı: “Haydi aslanlarım! Daha hücuma vakit var. Cenaze namazımızı kendimiz kılalım! Kabe karşımızda!”
             Ve bağırır Oflu Ali Çavuş: “Er kişi niyetine!”
             O hücumda pek az kişi sağ kalmıştır.
             Biz ne diyebilirdik ki Akif dememiş olsaydı… “Ah, ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına”.

 Bir başka gün, bir başka yer…
            Akşamüzeri genç bir subay, elli kadar asker üstleri başları perişan ellerinde süngülü tüfek sürünerek mevzide yerlerini almaya çalışırlar. Genç subay askerlerine “Ben ileriye gideceğim. Düdük çaldığımda birden fırlayıp arkamdan gelin. Ben ne yaparsam sizde onu yapın” dedi ve sürünerek gözden kayboldu. Yanlarındaki çavuşun komutuyla tüfeklerindeki mermileri ve süngüleri kontrol eden askerler vasiyetlerini yaparak birbirleriyle helalleştiler. O sırada birisi küçük bir şişede hacı misi (kokusu) çıkardı. Dindarane tevekkül ile parmak uçlarını ıslattı ve sakalına boynuna sürdü. Allah’ına temiz, iman ve sevinç dolu kavuşmak istiyordu.

Bu şişecik elden ele dolaştı. Bu koku son dakikalarındaki bu insanlara manevi kuvvet verdi. Birisi ellerini kaldırdı, içinden bir şeyler okudu. Belki kendisine Fatiha okuyordu. Biri tekbir getirdi. İkinci tekbiri hep birden aldılar. Üçüncü tekbiri en yüksek ses ve heyecanla aldılar.

Bu sırada birisi “Kanım helal olsun! Vatanımı kurtar Ya Rabbim!” diye bağırdı.

Diğerleri de böyle yapacaktı fakat keskin kısa düdük sesi duyuldu. İnsan takati dışında bir gayretle fırladılar ölüme doğru. Birkaç dakika sonra fırladıkları yerde hayat eseri kalmadı.

Bu elli kadar Bursalı askerin tarihi bu satırcıklardır. Fakat Çanakkale’de yüzlerce elli kadarlar, yüz kadarlar, bin kadarlar vardır ki birkaç satırcık bile tarihleri yoktur.

  Allah (c.c) Kur-an’ı Kerim, Ali İmran Suresi 13 ncü ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır. 
            
“Birbiriyle karşılaşan iki grupta, sizin için ibret vardır.(Onlardan) bir grup Allah yolunda savaşanlar, diğeri de inkarcılar (idi ki) bunlar o (Allah yolunda savaşan Müslüma)nları bizzat gözleriyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda (hakikat) gözü açık olanlar için bir ibret vardır.”

 Ve Yine Enfal Suresi 17 nci ayeti kerimesinde de şöyle buyurmaktadır.
          
“Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, fakat Allah at(tırıp onları perişan ve mağlup et)ti.(bu da) mü’minleri, katından(yaptığı) güzel bir imtihanla sınamak içindir. Şüphesiz ki, Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.  

 Bu gün Çanakkale’de, savaştan daha çok hatıra saklayamadığımız için hüzünlüyüz.
            Siperler kalmalı, asıl mezarlıklar kalmalı ve korunmalıydı.
            Şehitlerimiz, bu hatıranın korunacağı, unutulmayacağı umudundaydı. Geleceğimiz için, hiçbir engele teslim olmadan canlarını verdiler. Hepimizi aziz kıldılar.

 Orada yapraklar hâlâ şehitlerin türkülerini mırıldanır. Onlardan bir-ikisinin saf ve temiz yüzüne bakmak isterseniz, bir avuç toprak alırsınız yerden, seyredersiniz uzun uzun. Emin olun size tatlı tatlı bakıyor olacaklardır.

  Sacit Arvasi’nin yine böyle bir anma gününde kaleme aldığı yazısını birlikte okuyalım: “Çanakkale’ye her baktığımda, Gelibolu’yu bir damla yaş gibi Ege’ye süzülür görürüm. Sanki memleketimin haritası ağlar gibi. Gelibolu’ya her baktığımda, boğazın köpüklü suları içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler katlanır kalbimden. ”Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk’a yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir yaş gibi denize uzanıyorsun!” Boğazın köpüklü suları kıyılarına vurur; “iki yüz elli bin can… iki yüz elli bin tane can…” yankıları hıçkırık olur, Gelibolu ağlar.” 

              Bu konudaki son kelime ne olabilir ki ey şehitlerimiz. Senin orada en çok tekrar ettiğin kelimeden başka?
              Allah, Allah, Allah…