15 Muharrem 1440 | 25 Eylül 2018 Salı

CANLI DİNLECANLI DİNLE

Hayat

Ana Sayfa Haber Hayat

'Hastalıkların temelinde yanlış beslenme var'

Son Güncelleme: 27 ŞUBAT 2018 - TSİ 16:16

Hastalıkların temelinde yanlış beslenme ve yaşam biçiminin bozulması olduğunu belirten İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Canan Karatay, her türlü kanser, şeker hastalığı, tansiyon, alzheimer, depresyon, unutkanlık ve bağışıklık sisteminin çökmesi gibi hastalıkların temelinde yanlış beslenme olduğunu söyledi.

Karatay, "Yanlış beslenme sonucu vücudumuzda çıkan bir reaksiyonlar ortaya çıktı. Mineraller meyvelerden ve topraktan yok olduğu zaman hastalıklar artıyor. Çünkü bizim vücudumuzu gençleştiren, güçlendiren ve mikroplarla savaşımızı sağlayan hücrelerimizde hiçbir canlanma olmuyor" dedi.

Canan Karatay, kalp hastalığının 31 yıl içinde yüzde 400, kronik bronşitin yüzde 800, astım hastalığı yüzde 4 bin arttığını belirtirken, "Amerikan Kalp Derneği 2 yaşına kadar olan çocuklara şeker verilmeyeceğini söylüyor. 2 yaşından küçük çocuklara şeker verdiğiniz zaman ileride kalp hastası oluyorlar. Dünya Sağlık Örgütü de şekere karşı çok büyük savaş açtı. Yediğimiz, içtiğimiz bütün şekerler kan şekerimizi yükseltiyor. Bu yükselirken vücudumuzun her hücresi için toksit olduğunu gördük. Vücudumuz sizden, benden akıllıdır. Organizma kendini korur. 'O ilacı aldığımda hastalanmayacağım' demek hikaye. İlaçlar bizi hiçbir hastalıktan korumaz. Vücuda fırsat verirsek o kendini korur" diye konuştu.

Benim olay meydana getirme gibi bir derdim yok diyen Karatay,  Ben yanlış bilinenleri ortaya koymaya çalışıyorum, o kadar. Yıllardır yaptığım bu. Bağımsız bir hekimim. Hiç kimseye, hiçbir yere angaje değilim. Benim derdim ‘modern tıbbın’ bir hekimi olmak değil. İçinde yürüyen merdivenler olan AVM gibi hastanelere de, işi ticarete dökmüş hekimlere de inanmıyorum. Bu iş, para için yapılmaz. Tek hayalim, tek idealim var, her şeyi de onun için yapıyorum: Sağlıklı bir toplum ve sağlıklı bir gençlik olması. Bakın siz gençsiniz ama ‘mutlu yaşlılık’ geçirmek diye bir şey var. Ve bu bizim elimizde. Sorunsuz, sağlıklı beden ve ruh. Bunların temelinde bozukluk olunca, gerisi de geliyor. Hastalıkların hiçbiri ilaç eksikliğinden değil, vücuttaki temel bozukluklardan. Depresyon ilaç eksikliğinden değil, tansiyon ilaç eksikliğinden değil. Mide bulantısı, ülser ilaç eksikliğinden değil. Bunları altta kaynatan neler var? Dünya artık bunu inceliyor. Hakiki tıp bu.

Tıp, bilim değildir, sanattır ve bu sanatın objesi insandır. Tıp, bilimi ve teknolojiyi, kendi sanatı için kullanır. Tıp İbni Sina’dan, Hipokrat’tan beri aynı insana hizmet eder. Beden ve ruh sağlığı olarak aynı insana, aynı problemlere... Değişmez bu. Üzüntüler, sevinçler, ölümler, doğumlar değişmez. Ne değişir? Teknoloji ilerler. Amaaaa teknolojinin ilerlemesi de ‘modern tıp’ demek değildir.

Aslında hastalık yoktur, hasta vardır açıklaması yapan Karatay,  herkes özeldir, sekiz milyar kişinin hastalığı da özeldir. Halbuki modern tıp ne diyor? “Şu değerin 120’nin üstündeyse hastasın, bu ilacı alacaksın!” Bu tıp bu değil, kusura bakmasınlar. Bir kişiye Alzheimer teşhisi konuyor. 20 yaşındaki kızına da, “Sen de Alzheimer olacaksın, onun için bu ilacı al!” deniyor. Hastaların ve gençlerin umutlarını ellerinden almaya hakkımız yok. Neden onun da Alzheimer olma ihtimali varmış? Çünkü istatistikler öyle söylüyormuş. Yok öyle şey!

İnsan vücudunda iki okyanus var: Bir dış okyanus, bir iç okyanus. Dış okyanus, kan dolaşımımız, kırmızı kan, beyaz kan. İç okyanusumuz ise hücrelerimiz. Hücrelerimizin içi de sağlıklı olmazsa, istediğiniz kadar iyi beslenin, faydası olmuyor!

Nasıl saçımız, tırnağımız uzuyor, artık kanıtlandı ki vücudumuzdaki bütün hücrelerimiz -beyindeki, gözdeki, burundaki, gırtlaktaki, memedeki, karaciğerdeki, akciğerdeki, prostattaki, midedeki, tiroitteki, bütün organlardaki- bir taraftan ölüyor, bir taraftan yenileniyor. Nasıl keselendiğimiz zaman derimiz gidiyor, ‘ölü deri’ diyoruz, altından canlısı çıkıyor. Hücreler de öyle. Yenilenirken bütün hücrelere doğal, sağlıklı malzeme sunulursa, vücut kendini toparlıyor. Ama bu vakit alıyor. Ben işte bunu anlatmaya çalışıyorum. İlaçlar bunu katiyen düzenlemiyor. Bizim ihtiyacımız olan, doğru beslenme, temiz hava, toksik olmayan, kimyasallardan ve zehirlerden uzak gıdalar ve doğal bir yaşam tarzı.

Her şey, hücrelerin ve hormonal dengelerin bozulmasıyla, minerallerin ve vitaminlerin eksikliğiyle başlıyor. Sonra yavaş yavaş hastalıklar ortaya çıkıyor. Bunları ilerlemeden tespit edip önlem almak mümkün. Hekim olarak görevimiz bu olmalı diye düşünüyorum. 

Hiperaktivite neden bu kadar artıyor zannediyorsunuz diyen Canan Karatay şunları söylüyor:

"Doğru beslenme, doğru yaşama, kimyasallardan uzaklaşma. Reklamı yapılmış olan her yiyecekten uzak durma. Çünkü reklamı yapılan hiçbir yiyecek hakiki yiyecek değildir! Bütün çocukların kafasını bozan da o. Hiperaktivite neden bu kadar artıyor zannediyorsunuz? Adına ne derseniz deyin, her şey doğal ve bozulmamış olarak vücuda girmeli. Ben aslında çocukken ne yaptığımızı, anne-babamızın neler yediğini anlatıyorum. Bakın, ‘genetik’ demek, genlerde mutasyon meydana gelmesi demek. Genlerimizdeki mutasyon 150-200 senede meydana gelir. Son 30 yıl içinde bu kadar patlayan tansiyondu, kanserdi, şuydu buydu genetik değil. Ama tabii ki ailede ne görürsek, onu yaparız. Babamız sigara içiyorsa, sigara içeriz. Annemiz sürekli börek, çörek yapıyorsa onu yeriz, biz de yapmaya başlarız. Ama bunun adı genetik değil, yaşam biçimi! Yaşam biçimimiz de bizim kaderimiz değil, değiştirebiliriz. O yüzden de “Annende kanser var, sen de olacaksın!” şeklinde umutsuzluk aşılamanın bir manası yok! Ama çocuğunuz reklamlardaki o şekerli, gazlı içeceklerden içerse, bugün araştırmalar gösteriyor ki, onlar, sigara içmeyen kişilerde bile akciğer kanserine sebep oluyor! Demek ki neymiş? Şeker, en tatlı zehirmiş! Şeker ve insülin, mahşerin iki atlısı olarak bütün hastalıkların temelinde yatan kronik inflamasyon dediğimiz olayı başlatıyor. Birinde kanser çıkıyor, diğerinde tiroit, ötekinde pankreasta bozukluk. Çıktıkça çıkıyor..."

Canan Karatay sözlerine şöyle devam ediyor. “57 yıllık hekimlik tecrübemle anladım ki, insanların ilaç mahkûmu olarak mustarip olduğu kronik dejeneratif hastalıkların temel ve ortak sebebi, kronik inflamasyon. Bizim amacımız kronik inflamasyonla savaşmak ve bu savaştan galip çıkmak. İnflamasyonu başlatan en temel neden de şeker ve insülin yüksekliği. Hücrelerin sağlıklı olması lazım, hormonal dengelerin bozulmaması lazım. Hormonal dengeyi bozan en önemli sebeplerden biri de GDO’lu gıdalar. GDO’lu gıdalar ne yapıyor mesela? Kısırlık yapıyor. Herkes kısır. 30 yaşında ama kısır. Eskiden böyle miydi? İnsanlar hamile kalamıyor. Sonra erken menopoz yaşanıyor veya polikistik over, erkeklerde iktidarsızlık… Biz mümkün olduğu kadar bilinçlenip seçici olacağız. Tamamen sıfırlamamıza imkan yok tamam. Ama uyanık olacağız hava kirliliği var, su kirliliği var, evdeki deterjanlardan çıkan zehirler var, yiyeceklere katılan gıda boyaları var. Çocukların kullandıkları oyuncaklarda zehirler var. Bütün bunlar vücuttaki hormonal dengeyi bozuyor. Çünkü insan vücudu bunları kullanmaya programlanmamış.

 “Ekmekten uzak durun” diyen Karatay sadece siyez buğdayından yapılmış ekmeğin tercih edilmesini vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürüyor.

"Ekmek en güçlü iştah açıcı. Ekmek yemeden doymayanlar, ekmek bağımlısı olmuştur. Çünkü ekmeğin içinde bulunan modern buğdaydan yapılan glüten, beyindeki mutluluk reseptörlerine bağlanır ve sizi geçici olarak mutlu kılar. Onun için devamlı ekmek yeme ihtiyacı doğar. Ama ekşi mayayla siyez buğdayından yapılmış ekmek yiyebiliriz. O zaman zaten acıkmıyorsunuz da."

Karatay, günlük hayatımızda ciddi önemi olan tuz kullanımıyla ilgilide şu tavsiyelerde bulunuyor:

"Kaya tuzu çok önemli. Kaya tuzunda hem sodyum hem klorür var. Ve vücudumuzun, kemiklerimizin, eklemlerimizin ve bütün organların, hormonların çalışması için gerekli olan mineraller... Ama sofra tuzunda bunlar yok. Tehlikeli olan o. Ayrıca içinde katkı maddesi de var. Akışkanlığı sağlasın diye alüminyum konuluyor."